Ara
  • Furkan Haliloğlu

Zayıf kurumsallık gelişimin önündeki en büyük engel

En son güncellendiği tarih: 4 gün önce

Erdoğan'ın ihtiyacı "mutlak güç" olabilir ancak Türkiye'nin ihtiyacı kesinlikle bu değil. Dünyanın beşten büyük olduğunu unutmadığımız gibi Türkiye'nin de tek bir akılla yönetilemeyecek kadar büyük bir ülke olduğunu unutmamalıyız.

Günümüzde sosyolojinin kurucusu olarak kabul gören ve aynı zamanda isim babası olan Auguste Comte'un literatüre kazandırdığı "düzen ve ilerleme" kavramı, sosyolojik manada bugün geçerliliğini kısmî olarak yitirmiş olsa da sözcük anlamları itibariyle hâlâ bize bir şeyler anlatıyor.


Comte'a göre değişimin yıkımını göz ardı ederek yalnızca "ilerici" olmak büyük bir sorun olduğu gibi yalnızca düzeni korumaya çalışmak, yani "muhafazakâr" olmak da ciddi bir sorundu. Kısacası ona göre en sağlıklı yol toplumun içinde bulunduğu düzeni fazla yıpratmadan ilerlemekti. Günümüz şartlarında değerlendirdiğimizde geçerliliğini yitirdiği nokta burası değil. Comte, düzenin ve ilerlemenin evrensel yasalarının bulunabileceği ve bu yasaları kullanarak ilerlemenin yönlendirilebileceğini düşünüyordu. Bugün bunun gerçekçi bir yaklaşım olmadığını açıklamaya sanıyorum ki gerek yok. Bölgesel değerlendirmelerin hesaba katılmadığı bir toplumsal düzen mümkün değil.


Küreselleşme ivmesinin azaldığı, çoğu zaman ırkçılık çizgisine varan popülist milliyetçi fikirlerin yükseldiği bu dönemde bölgesel değerlendirmelere göre düzen oluşturma fikri her ne kadar tehlike olasılığını bünyesinde taşıyor olsa da bölgesel değerlendirmelerin küreselliğe katkıları göz ardı edilemez. Bu noktada bölgesel değerlendirmeler ya otoriter bir yönetim ve zayıf kurumsallığın bir sonucu olarak popülariteye yenik düşer ya da çoğulcu bir anlayışın ve güçlü bir kurumsal kimliğin yansıması olarak evrenselliğe katkıda bulunur.

Doğru bölgesel değerlendirmeler ve güçlü kurumsal kimlik başarılı bir toplumsal düzen inşa eder. Türkiye'nin bu konuda başarılı bir grafik oluşturduğu takdir edersiniz ki söylenemez. Osmanlı döneminden bu yana kurumsal kültür biriktiren Türkiye'nin her dönemde kurum kimliği zayıftı ancak halihazırda zayıf olan kimlik, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin ardından iyice güçsüzleşti. Sistemin aceleyle ve alelade bir şekilde uygulamaya konması kurumların bazı organlarını tamamen işlevsizleştirdi. Bu durumun kaçınılmaz bir sonucu olarak Türkiye pek çok alanda güç kaybediyor. Anlaşılan o ki kaybetmeye de devam edecek.


Yukarıda da belirtildiği gibi özünde güçlü bir kurumsal kimlik zaman içerisinde çeşitli politik nedenler dolayısıyla zayıflamadı. Halihazırda zayıf bir temel üzerine inşa edilen kurumlar zaman içerisinde küçük bir sarsıntıyla yıkılacak hâle geldi ya da getirildi. Çünkü bugüne kadar kurumları güçlendirmek için kullandığımız yöntem tüpe macunu yeniden doldurmaya çalışmaktan farksız. Belki teorik olarak bu yöntem mümkün olabilir -ki değil- ancak pratikle uyuşmadığı açık.

Osmanlı'nın genel bir değerlendirmesini ve Türkiye'nin kurumsal kimliği üzerindeki etkisini bir kenara bırakarak ilk dönem yöneticiler için hükümet ve devlet kavramlarının iç içe geçtiği, devletin tüm kurumsal ağlarının bu perspektifle örüldüğü söylenebilir. Henüz daha temelde bir kavram karmaşası yaşandığı için çok partili demokrasiye geçişin ardından yeni hükümetin ilk icraatı da haliyle kurumlara kendi fikirlerini temsil eden insanları yerleştirmek oldu. İş bilirliğin (bu kesinlikle "benim memurum işini bilir" bakış açısı değil) ya da liyakatin değil de particiliğin ön plana çıkışının son hükümetle olduğunu sanıyorsanız büyük bir yanılgı içindesiniz. Zira bunun tarihi sn. Erdoğan'ın çok öncesine dayanıyor.


Sınırları keskinliğini kaybetmiş, hatta tam anlamıyla hiç oluşmamış, adeta iç içe geçmiş bu iki kavramın, yani devlet ve hükümet kavramlarının oluşturduğu karmaşa Türkiye'de herhangi bir planın ya da hedefin devamlılığına izin vermiyor. Bu öyle bir boyuta ulaşmış durumda ki değil orta ve uzun vadeli hedefler, küçük vadeli hedeflere bile ulaşmak noktasında güçlük çekiyoruz. Planlamadan eğitime, eğitimden hukuka, kısacası a'dan z'ye kadar her anlamda zayıf kurumsallığın izleri karşımıza çıkıyor. Özellikle de eğitim kurumundaki sorunların etkisi toplumun her kesiminde görülüyor. Tabii bu yansımanın dar gelirli gruplar arasında daha belirgin olduğunu da belirtmek gerekir.

Üstelik bu sorun yalnızca kamu kurumlarına ait değil. Özel sektörde de benzer sorunlar yaşanıyor. Devletin şirketlerin önüne çıkardığı kabarık prosedürleri ve çeşitli kanun engellemelerini (örneğin A.Ş olmadan halka arz problemi) bir kenara bırakırsak eğer henüz uluslararası anlamda bir şirkete sahip olamamamızın nedeni olarak karşımıza yine kurumsallaşma sorunu çıkıyor. Bir milyon Türk'ün yaşadığı Almanya'nın, Türkiye'den daha çok uluslararası başarı elde etmiş Türk futbolcusu yetiştirmesinin de yaşadığımız bölgenin coğrafi, stratejik ya da sosyo-kültürel imkânlarından yeteri kadar yararlanamamamızın da altında aynı sorun var.

Kurumsal kimlik sorunu Türkiye'nin önündeki en büyük sorun ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin bu sorunu daha da büyüttüğü, içinden iyice çıkılamaz bir hâle getirdiği ortada. Tüm güçlerin tek bir kişide toplandığı, adeta ağızdan çıkan sözün kanun kabul edildiği bir yönetim biçiminde bakanlıklardan, meclise kadar hiçbir kurumun söz hakkı olmaz ya da olamaz. Haliyle de bakanlıklar bir dönem gündemi oldukça meşgul eden cam filmi gibi en küçük konularda dahi Cumhurbaşkanı'nın fikrini almak durumunda kalır. Bu noktada sn. Erdoğan'ın ihtiyacı "mutlak güç" olabilir ancak Türkiye'nin ihtiyacı kesinlikle bu değil. Dünyanın beşten büyük olduğunu unutmadığımız gibi Türkiye'nin de tek bir akılla yönetilemeyecek kadar büyük bir ülke olduğunu unutmamalıyız.


Türkiye'nin meclisin güçlendirildiği, her fikrin temsil edildiği, kurumların ve özellikle de bakanlıkların meclis tarafından denetlenebildiği, (göstermelik gensorularla denetlenebilirlikten söz etmiyorum) konumları göz önünde bulundurulmadan kişilerin adil bir şekilde yargılanabildiği, devlet ve hükümet kavramlarının birbirinden iyice ayrıldığı bir sisteme ihtiyacı var.

Doğrusu hükümetin çeşitli bunalımları topluma hissettirmemek için ürettiği ve zaman zaman insanların aklıyla alay etme derecesine varan argümanlar göz önünde bulundurulduğunda ve ana muhalefetin ise en büyük probleminin "Mustafa Kemal mi, Atatürk mü?" olduğu bir konjonktürde bu sistem pek mümkün gibi gözükmüyor.


Türkiye hâlâ kan kaybetmeye devam ediyor. Önümüzde -her zamanki gibi- zor günler var ancak görünen o ki -yine her zamanki gibi- politikacılar çözümün bir parçası olmak yerine, sorunun bir parçası olmayı tercih ediyor. Dün Menderes, Ecevit, Özal; bugün Erdoğan, İmamoğlu, Akşener... Politikada isimler sürekli değişir ancak isimler değil, fikirler değiştiğinde başarı elde edilebilir. İşte tartışmamız gereken en temel konu bu: Fikirler ne zaman değişecek?

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Demokratya_Başlık.png

© 2020 by Demokratya

  • Instagram - Beyaz Çember
  • Facebook - Beyaz Çember
  • Heyecan - Beyaz Çember