• Ozan Çakır

Yonca Evcimik feminizmi

Birinci dalga kadın hareketi olan Feminizmin ortaya çıkma zorunluluğu kaçınılmazdı. Hayvanlar gibi bir araç niteliği ile düşünülen “ve soframızdaki yeri, öküzümüzden sonra gelen” kadınlar için bir varoluş kıvılcımı bu şekilde başladı. Her dalgasında biraz daha gelişen adil bir yaşam gerçekliğine tam anlamı ile döndüğünü henüz söyleyemem.

Günümüzde evrildiği kendi yetersiz filolojik kökenine rağmen ne yazık ki kendine Feminist diyenlerin bile doğru dürüst kavrayamadığı bir "izm" faşizmine koşar adım gidiyor. Bu noktada sosyal medya bildirim bağımlılığı da söz konusu.

Ülkemizde genel yapı itibari ile kadın hakları olarak bilinen Feminizmin kendine Feminist diyenlerin söylemleriyle “Feminizm kadın hareketidir“ desteklenmesi dolayısıyla ne yazık ki böyle kalmaya da devam edecek. Hangi ideoloji olursa olsun günümüz sosyal yaşantısına göre şekillenmeyen hiçbir ideoloji kendi varlığını sürdüremez. Tarihsel olarak değerlendirmek bir ideolojinin kavranması ve kökeninin bilinmesi ile ilgili bize nostaljik bir bilgi sağlayabilir. Ama bilinmelidir ki nostaljiler yarınımızla ilgili değildir.


Bu yüzden Liberalizm çıktığından beri her devrin ideolojisi olmayı sürdürecektir. Bu değişimin inkârı ve gelenek seviciliğini bırakmayan bireyler için kendilerini görebilmeleri adına Birinci Dalga Yonca Evcimik Feminizmini öneririm.

Bu öneriyi yaptıktan sonra da “erkek ölsün“ Feminizmine değinmek istemiyorum. Değinmek istediğim asıl nokta feminizm hareketini kadınlar başlattığı için günümüzde feminizm hakkında konuşma haklarının sadece kadınlara ait olduğunu düşünenlere olacak.

Feminizmin modern düşünceyle tanımı aslında kendi kendine bu düşüncede olanlara cevap veriyor olsa da gerçekten gelmek istediğim konu bu. Öncelikle bu modern olmayan ama toplumsal yaşantı olarak yaşanabilir bir dünya modeli olan feminizmin terimsel anlamını yazalım.

“Temel hak ve özgürlüklerin din, dil, ırk, mezhep, cinsiyet, tür gözetmeksizin eşit olmasıdır.” Ne yazık ki bu tanım içerisindeki tüm bütünlüklerde bu eşitsizlik devam ediyor. Birçok "izm"de olduğu gibi kendi nostaljisine saplı kalan hiçbir düşünce kapitalizmi geçemez. Her gün kendine yeni ihtiyaçlar türeterek insanın doymazlığı dinamiğinden beslenen bu sistemle mücadele etmenin ortak yolunu bulmuş sayılmayız.

Bu sistemi de canla başla savunacak insanlar elbette olacaktır. Varlar da. Lakin daha güzel bir dünya olacağını bilenler için bunun ütopik bir düşünce mantığından çıkması gerekmektedir. Otomatik olarak işlevsel siyasal ideolojilerin, insanların daha adil bir yaşam sürme amacıyla çıkmış oldukları temelini unutmasından kaynaklanıyor. Bir sorun varken ortaya çıkan ideoloji bir yaşam tarzı olmamalı. Bu duruma aşılması gereken bir problem olarak bakılmalıdır. Bu zorunlulukla çıkan ideolojinin insanlaşmasını kavrayamıyoruz. Bir ideoloji ne kadar insanlaşırsa o kadar bize benzer. Bu yüzden monarşi kaçınılmazdır.

Binaların, yolların, üst geçitlerin, dağların, ovaların, derelerin ve denizlerin inancı olduğu kadar bir devletin de inancı vardır. Bizim idrak edemediğimiz nokta "izm"in bir yönetim şekli olması, bizi bir arada tutmayı amaçlaması ve ortak bir kazanımlama durumudur. Fikirlerimizde, inançlarımızda, cinsel kimliklerimiz üzerinde tek söz sahibi kendimizin olmasıdır.

Bu eril sistemin işlevsel faktörleri hem siyasal anlamda hem yaşantısal anlamda kadınlara yaşama hakkı tanımıyor. Bir erkek birey olarak her sokağa çıktığımda ya da internette gezdiğimde gördüğüm, maruz kaldığım cinsiyetçi ve eril dil, ideolojik ve kültürel bütün etkenleri nötr bir düşünce anlayışı ile gözlemliyorum. Şu bunu demiş, bu böyle olmuş ya da bu böyle olmak zorundadır tarzındaki söylemlerin kesinlik olgusundan kendimi çıkarmayı hedefliyorum. Düşüncelerin temeline eşitliği koyduğunuz zaman bütün çözümler çorap söküğü gibi önümüze yığılıyor. Dalgalardan gelişen olaylardan bilgi sahibi olmak elbette bir sorun teşkil etmiyor lakin ne olursa olsun bir konu üzerinde ne kadar yorumlamaya düşsek ana konudan o kadar uzaklaşıyoruz.

Kimin haklı olduğunu bir kenara bırakmak ve ne gerekiyorsa onu yapmak zorundadır modern insan. Derme çatma bir temel üzerine sağlıklı bir yapı inşa edilemez. Dinse din, Kitapsa kitap, Tanrıysa tanrı, Hepsini yıkmak zorundayız. Bastığımız yeri tanımadan yükselemeyeceğiz. Çok uzağa bakmamıza gerek yok. Başımızı kaldırıp çevremize baktığımızda nasıl düşündüğünü görmediğimizi sanan insanların eşitlik kavramının ve gerekliliğinin yanından asla geçemeyecek olduğuna şahitlik ediyoruz.


Cesetleri parçalanmış gerillaların fotoğrafları gösterilen bir çocuk olarak yaşadığım dönemlerde bu gerçekliği gördüğümü söyleyebilirim. Dilimle anlamsız kelimelerle oynadığım küçüklüğümden beri boş bir hafızayla zihnimde zırvalıklardan dağlar yaratarak büyüdüm. Eşitlik olmadan. Ötekileştirerek. Düşüncelerimin bir başkası tarafından şekillendirildiği uzun bir süreçten bahsediyorum. Bilinçaltımız ne yazık ki bunlarla şekillendi. Düşünmek, sorgulamak ve "burada bir eksik, bir mantıksal sorunu var" merakıyla gelişti. Zaman içerisinde taşradan büyük şehre gelip cevaplarımı buldum aslında. Bir yerden bir yere gitme zorunluluğumu kırbaçlayan cevap bulma istediği oldu.

Kurulmasında elimi taşın altında koymaya çalıştığım Feminizm Derneği ile tanıştıktan sonra eşitliğin ne olduğunu öğrendim. Detayların pek bir önemi kalmadı sonrasında. Dilim değişti. Dünyam değişti ama hala değişmeyen dünya içinde olduğumu da fark etmek beni çabalamaya itti.

Kreşe giden bir erkek çocuğun "bu kalem kız kalemi ben bununla yazmam" cümlesini kurmayacağı seküler bir eğitim anlayışı bizi kökten değiştirecek fikriyle yoğruldum. Hâlâ da aynı fikirdeyim.

Yazının başında da bahsettiğim insanları değiştirmek mümkün değil diyemiyorum. Çünkü ben kendimle yaşarken devrimimi izledim. Yarım kalmış bir düşünceyi, eksik kalmış bir bilginin tamamını öğrendiğiniz zaman, şekillendirdiğiniz yaşantıyı sürdürmeye devam ediyorsanız kendinizden başka insanları araç olarak görmeye devam edebilirsiniz büyük ihtimalle.

Yanmadan ateşi, öteki olmadan ötekini ve şekillendirilmeye çalışılan aşkın gerçek halini bilmeniz mümkün değil.


*Bu makalede yer alan fikirler yazarın sorumluluğundadır ve Demokratya'nın yayın politikasını temsil etmeyebilir.

2 yorum