• Ozan Çakır

Stockholm Cumhuriyeti Apartmanı

Ormanda kaybettiği anahtarını ana caddedeki sokak lambasının altında arayan birisine nasıl yardım edebilirsin? Ülkedeki politik anlaşılmazlığın ta kendisi bu durum. Çevresindeki insanlarla "sen oy vermedin, ben oy vermedim, bunlara kim oy veriyor?" muhabbetinin distopikleşmesi biraz da kendisinin savunduğu fikrin bataklığından başını kaldıramadan, başka fikirler üzerinde kendi fikrinin üstünlüğü ile düşünüyor olması... Denizde olan bir balığın bütün suların tuzlu olmasını sanması da diyebiliriz. Platonun mağarasından çıkamadığımızı da! Büyük şehirlere küçük şehirlerden gelen ve varlığını sürdüren sülale aşiret ve büyük ailelerin apartmanlarına hiç girdiniz mi bilmiyorum. Genelde apartmanın içindeki bütün merdivenler halılarla kaplıdır. Binaya girişte çıkarırsınız ayakkabılarınızı. Apartman dairelerinin çokluğuna göre iki dairenin mutfağı birdir. O aparmana giren bütün para ailenin en büyüğü tarafından yönetilir. Eski Roma’nın kent anlayışı.

Yapılan alışverişlerde alınan gıdaların miktarı da alışılmışın dışında gelir normal ailelere nazaran. Patates, pilav, şeker çuvalları ile...

Aile reisi dışında kendini o aparmandan uzaklaştıracak sebepleri olmayanların yüzü gülmez. Kuran kursuna kaçanlar anonim bir baskı ile karşılaşmalarına rağmen bunu ailelerinden gördükleri baskıya tercih ederler. Aile reisinin öğrendiği ve sürüsü üzerindeki otoriteyi sağlayabilmek için kullandığı iki baskı unsuru vardır. Öncelikle ve daha köklü olan inanç baskısıdır. Günah, ayıp ve el alem ne der bermudasından kaçış yoktur. Otoriteden asla öndün verilmez.


İkinci unsuz ise şiddettir. Şiddetin bütün katmanlarını zorbalık seviyesinde görebilmemiz mümkündür. Nasıl ki devrim insanın kendisinden başlıyorsa bu apartmanda da yaşayanların zihinlerinde sarsılmaz bir temel ile yükseliyor din ve şiddet. Onların yerine düşünen birisi var. Onların yerine oy veren birisi var. Onların kiminle birlikte olacağına karar veren, onlara onların parasından harçlık veren, onların yerine sorumluluk hisseden birisi olduğu halde, bütün sorumluluğun altında ezilenin de o olmaması, böyle bir ailenden gelmeyen birisi olarak gözlemleme imkanı bulduğum bir yerden geliyor olmamla bilebildiğim bir durum.

Bu yaşamla yoğrulmuş bir hayattan gelen birisi için siyasal görüşlerinin siyasal İslam fanatizmde olmalarının olağanlığı kaçınılmazdır. Hayatlarının bütün dokusu bu baskı ile şekillendiği için kendisi gibi olmayanların hayatına dair bir ulaşılmazlık bariyeri koyuyor. Bu durum da onlara söylenen eylemlerin yapılıyor oluşları esnasında düşünmelerini engelleyen bir durumdur. Bu zihinsel şiddet durumları başı kesilmiş bir tavuğun bilinçsizce koşmasına benziyor.

Bu aile yapısında doğup, büyüyüp, şekillenen birisi için bunu tekrar etmek kaçınılmazdır. Sevgiyi şiddet, sahiplenmeyi otoriterlik sanmaktan bir türlü kurtulamaz. Toplumları oluşturan en küçük birim aile olduğunu için siyasal İslam’ın ülkemizde örgütlenmesi diğer düşüncelere göre daha güçlü oluyor. “Tek dil, tek din, tek vatan, tek bayrak” söyleminin kaynağı da budur aslında. Kendi hayatlarını bilenlerin devlet otoritesinde yetkin oluyor oluşu, bu şekilde yaşayan insanların sistemlerinin sonuçsal denklemi niteliğinde. “Alnı secdeye değen adamdan zarar gelmez" düşüncesi de yine ailenin yaşantısı gösteren bir durumdur.

Durum böyleyken onlar gibi olmayan insanların onlara bakışı da değişiyor. Bunu yaşayan insanların bunu aşamamasını onlar gibi yaşamayan insanlar için saçma ve geri kalmışlık olarak değerlendiriliyor. Sanatçıdan, ateistten, aydından, küpeli erkeklerden, mini etek giyen kadından nefret etmelerine karşılık molla, yobaz, çomar, türbanlı, kara çarşaflı nefretleri ile karşılık bulduklarında aynı "çapulcuların" bunu benimsemesi gibi benimsiyorlar.

Bunları yazarken bile kendime deli gibi cevaplar vererek kendimi savunmaya başladığımı da itiraf edebilirim. Az önce yazılanları okuyarak bu bölüme geldiğinizde de sizin de bunu yaptığınızı biliyorum.

Peki nasıl olacak bu durum? Nasıl farklılıklarımıza rağmen bir bütün olabilmeyi sürdürebileceğiz?

Başkasının varoluşunu kendi varoluşu olarak tanıyan bir bireyin zihinsel zindanlarına nasıl ışık tutabiliriz? Üstelik ışık girmesin diye zihninin her kıvrımına pamuklar tıkayıp üzerini karanlık bir bantla kapatan birisi bu yolda hayatını bile vermeye hazırken... Onu balıkların tatlı bir suda da yaşayabiliyor olduğuna nasıl ikna edebiliriz?

Bunları yaşamayan birisinin “Yallah Arabistan’a” demesi de aynı şey değil midir?

Haklı olmayı bir kanara bırakıp ne yapmamız gerektiğine odaklansak çözümler bulabileceğimizi biliyorum. Buna inanıp inandığım şeyin üzerindeki kontrolümü kaybetmek istemediğim için "biliyorum" diyorum. 2+2=4 sonucunun 2+2 işlemselliğini kavrayabildiğimizde bir şeylerin değişebileceğini biliyorum. Zira bütün bu karmaşanın, sonuç odaklı denklemlerin ve siyasal düşüncenin tanrı inancına benzetiliyor olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. İzmlerin faşizmi altında olan bu sosyal kültürel yaşantıyı geride bırakmamız gerekiyor. İnancın siyasallaşması Komünizmin diktatörlüğe dönmesidir. Ve bu da inancın izmlerden çok daha güçlü olduğunu gösterir. Kendime "inanç çok güçlü bir şeydir, kime veya neye vereceğine dikkat etmelisin" uyarısını bir borç bilirim.


Karşıtlıktan çoğunluk oluşturan toplumsal yaşantımızın işlevselliğini körükleyen bütün bu geri kalmış sistemin yıkılması gerekiyor. Bütün kültürel ayrışımların, bütün bu dinsel ayrışmaların, bütün bu cinsiyetçi düşüncelerin ötesine geçmek ekonomiksel özgürlük seçeneği ile kendi varoluşlarını gerçekleştirecek insanlarla mümkündür. Zihinsel mastürbasyonlarınızın, zihinsel zindanlarınızın, zihinsel distopyalarınızın başka zihinleri etkileyecek bir şiddete dönüşmemesi gerekiyor. Toplumları oluşturan olguların bir araç olduğunu idrak etmemizin, kendi faşizmlerimizi yaratmamızdan ayırt edecek olgunluğa evrimleşmemesinin bataklığında debelenip duruyor oluşumuzun bocalamasında olduğumuzu biliyor olmamız bizi bundan kurtaracak. Bunu bilmek zaruridir. Toplumların gelişmesi, bilimin gelişmesi, felsefenin gelişmesi bir birey olarak kendini geliştirmekten daha önemli değildir.

Bir devlet projesi olarak teknolojinin uzaya çıkıyor oluşunun evrensel ekonomik PR'ı kocasından ilgi göremeyen, hastanedeki süngeri sönmüş koltuklarda oturup doktorun onunla ilgileneceğini bekliyorken türbanlı bir kadının ekranda sıra numarasının belirmesini beklemesine anlamsızlık katıyor. İnsanlar henüz iletişim sorunu çekerken bilim nedir? Kendilerini ifade edemeyecek bir zihinsel zindanı omuzlarında taşırken sevmek sevilmek nedir? Komşusu açken diğer gezegenlerde su bulunmasının anlamı nedir? Teknolojiye yetişememek teknolojinin gelişmesini anlamsız kılar.

"Biz de yapabiliyoruz" sidik yarışması yapanlar, Kuran kursunda hocalar tarafından taciz edilen çocukların bunu ailelerine söyleyememesi ya da söylemesini görmezden gelebiliyor. Bu hakkı ona verenler de onlara benziyor. Halkı siyasal bir büyümenin ekonomiksel yakıtı olarak metalaştıran devlet anlayışı, Stockholm Apartmanı'nın iktidarı ile aynıdır.

Ulusal kanaldan kupa alıp mastürbasyona devam edenlerin harcı değildir adil olmak.


*Bu makalede yer alan fikirler yazarın sorumluluğundadır ve Demokratya'nın yayın politikasını temsil etmeyebilir.

0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Demokratya_Başlık.png

© 2020 by Demokratya

  • Instagram - Beyaz Çember
  • Facebook - Beyaz Çember
  • Heyecan - Beyaz Çember