Ara
  • Furkan Haliloğlu

Özgür hukuk hayali mevcut Başkanlık sistemiyle çelişiyor

En son güncellendiği tarih: 3 gün önce

Hukuk reformunun açık bir şekilde ekonomik kaygılarla ortaya çıktığı gerçeğini bir kenara bıraksak dahi MHP'nin etkin olduğu bir hükümetten özgürlükçü hukuk anlayışı beklemek büyük bir yanılgı olur.


Önder mutabakat metnini okuyor (2015)

Çözüm süreci yılları, yani 2013 ve 2015 yılları arası Türkiye'de terör sorununun neredeyse tamamen bittiği, diyalog yöntemiyle sorunların bütünüyle çözüm aşamasına geldiği yıllardı. Terör bağlantılı ölüm oranı hiç olmadığı kadar düşmüştü. Çözümün silah değil diyalog, çatışma değil uzlaşı olduğunu hep beraber görmüştük. Sürecin son basamağı olarak Dolmabahçe'de AK Partili ve HDP'li yetkililer bir mutabakat açıklamıştı. Tarihe Dolmabahçe mutabakatı olarak geçen metne göre Abdullah Öcalan 10 gün içerisinde PKK'yı olağanüstü kongreye çağıracak, silah bırakması yönünde karar almasını isteyecekti.


Dolmabahçe mutabakatı Türkiye'nin soruna yönelik attığı en büyük adımlardan biriydi ve çözüme hiç bu kadar yakın olmamıştık. 7 Haziran seçimlerinin ardından AK Parti'nin yaşadığı oy kaybı ve koalisyona düşmesi süreci değiştirdi. PKK'nın dağdan kente indiğini ve kentin birçok yerine konuşlandığını ise masanın dağılmasından sonra öğrendik. İstihbarat birimlerinin bu hareketlenmeden haberi olmadığını düşünmek abes olur doğrusu. Haliyle devletin PKK'ya gereğinden bile fazla taviz verdiğini söylemeye sanıyorum ki gerek yok.


AK Parti eski milletvekili İhsan Arslan, BBC Türkçe'ye verdiği röportajda masanın dağılma nedenini Dolmabahçe mutabakatının partiyi tehlikeli sulara götüreceğinin AK Parti tarafından fark edilmesi olarak açıklıyor ve bu durumun ardından partinin iktidarını koruyabilmek için daha farklı çevrelerle politika yapma yoluna yöneldiğine işaret ediyor. Arslan'a göre MHP ittifakı bu sürecin son aşaması olarak öne çıkıyor. AK Parti'nin süreçten vazgeçişini ise "beka" kavramıyla açıklıyor Arslan:


Dolmabahçe'ye sorunu çözelim niyetiyle gidildi ama ondan sonraki adımların tamamen siyasi bir hüviyet kazanacağı fark edildi bence. O yüzden "aman ha, bu bizi yakar" dediler. Bence biz bunu devletin bekası, vatanın bütünlüğü adına o oyundan vazgeçtik diye ben tanımlıyorum.

Arslan'ın bu sözleri AK Parti'nin referandumdan belediye seçimlerine kadar kullandığı "beka" kavramının çıkış noktasını da açıklıyor. Yani beka kavramı aynı zamanda Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin ve MHP koalisyonunun temel dinamiğini oluşturuyor.


Cumhurbaşkanı sn. Erdoğan ve Adalet Bakanı sn. Gül'ün peş peşe yaptığı hukuk reformu açıklamaları özellikle belirli bir liberal çevrede heyecan yarattı. Bu çevrede AK Parti'nin hâlâ bir heyecan yaratabilmeyi başarması, çevrenin Partili Cumhurbaşkanlığı sistemini ve MHP koalisyonunu çözümleyemediğini gösteriyor. Çözüm sürecinin ardından ortaya çıkan Partili Cumhurbaşkanlığı sistemi AK Parti'nin fabrika ayarlarını değil, özünde MHP'nin yönetim anlayışını temsil ediyor. MHP her ne kadar hükümetin küçük ortağı olarak görünse de yönetim anlayışı ve dünya görüşü bağlamında hükümetin politikalarını belirleyici bir rol taşıyor. Hukuk reformunun açık bir şekilde ekonomik kaygılarla ortaya çıktığı gerçeğini bir kenara bıraksak dahi MHP'nin etkin olduğu bir hükümetten özgürlükçü hukuk anlayışı beklemek büyük bir yanılgı olur. Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin ise özgürlükçü hukuk anlayışıyla başlı başına bir çelişki içerisinde olduğundan bahsetmiyorum bile.


MHP gibi radikal partilerin toplumdaki kaoslardan nemalandığı bilinir bir gerçek. Kurulduğu 69' yılından 80'li yıllara kadar komünizmden besleniyordu. Ardından politik açıklığını PKK'yla gidermeye başladı. Bunların dışında geliştirebildiği tek politikanın askıda ekmek kampanyası olduğunu söylesek sanıyorum ki abartmış olmayız. Konuyu bir diğer yandan ele aldığımızda ise komünist örgütlerin, sol fraksiyonların ya da bazı terör örgütlerinin de diğer radikal partilerden beslendiğini görüyoruz. Yani MHP'nin PKK'yı ve PKK'nın da MHP'yi var ettiğini, bu iki zıt kutbun birbirinden teorik olarak güç aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.


Kürt sorunu her şeyden önce bir kültür ve kimlik sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Bu kültür ve kimlik sorununun terör sorununa dönüşmesi sürecinde aşırı milliyetçi fikirlerin ve popülist sağ partilerin etkisi göz ardı edilebilir mi? Aynı zamanda Kürt toplumunun temsilcisi olduğunu iddia eden PKK'nın aynı fikir ve popülist söylemlerle karşıt fikrin zihniyetinden beslendiği, bu zihniyeti kullanarak kitleleri kışkırttığı görmezden gelinebilir mi?


Reform açıklamasının heyecanlandırdığı kitlenin çeşitli beklentileri var. Bu beklentilerden biri de çözüm masasının yeniden kurulabilme ihtimali. Bu çevrenin yeniden "yetmez ama evet" yanılgısına düştüğünü görmek lâzım. Hâlâ AK Parti'nin fabrika ayarlarına dönmesini bekliyor, eski liberal AK Parti'yi ve liyakatli kadroyu özlüyorlar. Oysa AK Parti'nin fabrika ayarlarına dönmesi artık mümkün değil. Bütünüyle popülizme yenik düşmüş, aşırı milliyetçi fikirlerin sarmaladığı hükümetin yeniden bir çözüm sürecini başlatma ihtimali bir yana dursun, özgürlükçü bir hukuk reformu yapacağını düşünmek büsbütün hayalperestlik. Her şeyden önce artık iktidarlarını koruyabilmeleri için kaostan faydalanmaları gerekiyor. Üstelik insan hakları, ifade özgürlüğü esas alınarak değil, ekonomik kaygılarla ortaya çıkan bir reform anlayışından söz ediyoruz. Bu anlayışın adil bir hukuk düzeni oluşturabileceğini düşünmek mümkün mü?


Hukuk reformunun -hükümetimizin yaptığı her "reformun" ardından olduğu gibi- yeni anayasal sorunları da beraberinde getireceği ortada. Yeni çıkmazlarımız, sonuçsuz kalan girişimlerimiz ve yeni mağdurlarımız olacak. Çünkü özgürlükçü bir hukuk reformu söylemi bizatihi Partili Cumhurbaşkanlığı sistemiyle, sistemin Cumhurbaşkanlığı makamına verdiği yetkiyle ve koalisyonun başat ortağı MHP'yle çelişiyor.


Kanun hükmünde kararnamelerle tek başına karar verebilme yetkisine sahip sn. Erdoğan'ın geçmişinde bir günde çözüm masasını bir kenara attığı, sürekli fikir değiştirdiği ve fikirsel bir istikrar sağlayamadığı düşünülürse ekonomik nedenlerle ortaya çıkan hukuk reformuna ve sn. Erdoğan'a ekonomi kurumunun güvenmesi beklenir mi? Bizim güvensizliğimizi bir kenara bırakalım; bir hafta, bir ay ya da bir yıl sonra bugün savunduğunun tam karşıtını savunma olasılığı olan sn. Erdoğan'a piyasa güvenebilir mi? Belki kısa vadede bir karşılık bulabilir ancak istikrarın korunabilmesi için bundan çok daha fazlasının yapılması gerekiyor.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Demokratya_Başlık.png

© 2020 by Demokratya

  • Instagram - Beyaz Çember
  • Facebook - Beyaz Çember
  • Heyecan - Beyaz Çember