• Burhan Mutlugöz

Mine: Kadının sıkışmışlığı ve baş kaldırması

1980 öncesi Türk Sinemasında kadın, karakterler üzerinden değil tipler üzerinden tasvir edilirdi. Arada Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, Metin Erksan gibi bazı değerli yönetmenlerin çabalarını göz ardı etmeden, genel hatlarıyla kadın karakterlerin tek boyutlu kaldıkları barizdir. Kumalık, kötü yola düşme, başlık parası, kız kaçırma gibi konular üzerinden anlatılan kadın sorunları sinemada bazı kalıplaşmış prototiplerin doğmasına yol açar. Esmer kadınlar genellikle iyi, masum, fedakar, anaç ve namuslu, buna karşın sarışınlar ise kötü, fettan, yuva yıkan "femme fatale´lerdir."


Küreselleşme neticesinde yabancı filmlerdeki kadın algısı, televizyonun her eve girmesi ve artık daha gerçekçi kadın profillerinin sunulmasıyla birlikte Türkiye'de de kalıplaşmış kadın algısı değişecek ve özellikle 80'lerde tekrar gündeme gelen ve politik bir kavram olan feminizm sinemada da karşılığını bulacaktır. Feminizm kavramı birçok araştırmacı ve akademisyen tarafından farklı tanımlansa da Türk Sinemasındaki karşılığının kadınların erkek egemen toplumda bilinçlenerek kendi hak ve özürlüklerinin peşine düşmeleri, her türlü eşitsizliğe başkaldırmaları ve cinsel özgürlük talepleri olduğu söylenebilir. Kadın artık kendi ayakları üzerinde durmasını bilen, toplumda ve sosyal hayatta yeri olan bir bireydir. 80'lerdeki bu değişim sinemada da kadının toplumdaki karşılığını yansıtır. Türk Sineması bu konuda çokça edebiyattan beslenir. Duygu Asena, Latife Tekin, Pınar Kür ve Füruzan gibi yazarların eserleri uyarlanır. Feminist kuram ve filmlerde kadın sorunlarına, başka birçok konuda olduğu gibi ilk eğilen ve "kadın filmleri" diye bir akımı başlatan yönetmen Atıf Yılmaz'dır.



9 Aralık 1926 tarihinde Mersin'de doğan Atıf Yılmaz eğitimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde sürdürürken Güzel Sanatlar Akademisinde de resim eğitimi alır. Tiyatro ve sinema hakkında yazılar yazdıktan sonra 1950'lerin başlarında girdiği sinemada senaristlik ve asistanlık yaptıktan sonra 1951'de "Kanlı Feryad" filmiyle ilk yönetmenliğini yapar. Sinema tarihimizde "Yönetmenler Dönemi" dediğimiz sürecin en önemli temsilcilerinden biridir.


Kariyeri boyunca farklı türlerde çok iyi örnekler veren yönetmenin "piyasa filmlerinde" bile hep belli bir özen olduğu dikkat çeker. Hep gençlerledir ve hep yeni arayışlar içindedir. Sansür belasının en zor olduğu yıllarda bile cesurca yeni konular arayışına girer. Gelenek-görenek, örf-adet, din-ataerkil yapı, ağalık düzeni, sevgi-emek ilişkisi, feminist bakış açısı, cinsiyet eşitsizliği ve cinsel istismar gibi birçok konuya eğilir. Birçok türde bugün klasik ve kült sayılan "Ah güzel İstanbul", "Selvi Boylum Al Yazmalım", "Kibar Feyzo", "Adak", "Şekerpare", "Aaahh Belinda" gibi filmler yönetir. Hep genç ve taze kalmayı başarır.


Nurhan Nur, Ayşe Şasa ve Deniz Türkali gibi dönemin entelektüel kadınlarıyla birliktedir "Hayallerim, Aşkım ve Sen" gibi filmlerle hem kendisinin hem de Türkan Şoray'ın birlikte inşa ettikleri "Yeşilçam mitini" eleştiren filmler de yapar. Köy ve kasaba güldürüleri, melodramlar, eşcinsellik teması gibi çeşitli türlerde düzeyli filmler çeker. 80 darbesi sonrası Türk Sinemasında ideolojik söylemi azalan, bireyselliğin öne çıktığı filmler çoğalır. Yılmaz bu yıllarda yeni bir biçim arayışına girmiş, sevgisizlik ve kadın meseleleri üzerine art arda "Kadın filmleri" çekmeye başlamıştır. Bunların ilk örneği ve en iyilerinden biri, Necati Cumalı'nın bir oyunundan uyarlanan Mine filmidir.


Filmin kısaca özeti şöyledir: Mine küçük bir kasabada istasyon şefi Cemil'in güzel karısıdır. Annesi onu bu kaba saba, çirkin ve ilgisiz adamla zorla evlendirmiştir. Tek dostu kasabanın öğretmeni Perihan'dır. Tüm kasaba erkeklerinin Mine'den beklentileri vardır. Güzelliğiyle herkesin dilindedir ve film boyunca her fırsatta taciz edilir. Bir gün kasabaya Perihan'ın abisi yazar İlhan gelir ve Mine'yle aralarında başta dostane bir yakınlık oluşur. Mine ilk kez bir erkek tarafından anlaşıldığını hisseder. Onu cinsel bir nesne olarak gören kasaba erkekleri yüz bulamayınca ve Mine başka bir erkeğe yakınlık duyunca ahlak bekçiliğine soyunurlar. Mine artık cesurca tabuları yıkmak zorundadır.


Filmin ilk sahnesi bir horlamayla başlar. Mine'nin horlayan kocası uykuda ona sarılır. Kocasının elini adeta tiksinerek üzerinden çeken Mine yataktan kalkar. Elini yüzünü yıkaması, ilaçlar içmesi, bahçeye çıkıp rahatlamaya çalışması Mine'nin sıkıntılı, huzursuz ve mutsuz olduğuna işaret eder. Bazı sahnelerde aya bakar. Ay kadar yalnızdır. Film boyunca istasyondaki evinin penceresinden bakar. Pencere hep dış dünyaya açıktır ve birçok sahnede bir metafor olarak kullanılır. Mine hep dışarıya, trenle gelen insanların yüzlerine bakar. Bir arayış içerisindedir. Kasabanın cinsel açlık çeken serseri gençleri sürekli bu pencereden Mine'yi dikizlerler. Mine'nin yalnızlığı "Yüzyıllık Yalnızlık“ kitabını okuduğu sahnede de vurgulanır. Alışverişe çıktığı günler sürekli laf atılır, alenen tacize uğrar... Sürekli başı öne eğik gezen Mine bu yoz dünyaya çoktan razı olmuş, sinmiş, yalnız, çaresiz ve mutsuz bir kadındır. Sürekli psikolojik şiddete maruz kalır. Kimse ona insanca yaklaşmayı denemez. Güzelliği adeta başa belaymışçasına başkalarının ona hasetle, kıskançlıkla bakmasına yol açar. Tüm erkekler onu "elde etmek" ister ve o aslında baskılar altında sıkışmış cinsel bir nesnedir. Kocası bile içki içtiği bir gece tecavüz eder ona.


Filmin karakterleri, kasabanın "önde gelen bireyleri" sürekli partiler veririler. Aslında bu partiler çoğu kez Mine'yi görmeye bahanedir ve kocası Cemil bu partilere Mine yüzünden davet edildiğinin farkında bile değildir. Yılmaz'ın bu dar alanlarda ustaca çektiği kalabalık sahneler gerçekten çok iyi. Teraslarda, bahçelerde, mangal sefalarında kasaba halkının ikiyüzlülüğünü, komplekslerini, çarpık ilişkilerini adeta bir "satranç mizanseniyle" yönetir. Bu partilerde bile Mine'yi bir kuytuda yalnız bulan herkes onu taciz eder. Kimin kiminle ilişki yaşadığı, masanın altındaki ayakların kimin bacağına değdiği belli değildir ve bu durum aslında kimseyi fazla rahatsız da etmez. Öylesine yozlaşmış, iki yüzlü ve ahlaksız bir ortamdır ve bu çirkin, yozlaşmış, namussuz dünyada yönetmen bize Mine'yi film boyunca hep beyaz elbiseler içinde sunarak, onun safiyetine, namus ve temizliğine dikkat çeker.


Mine'ye kadın olduğu için değil, insan olduğu için değer veren, onu anlamaya çalışan, şiirler okuyan, yazdığı kitapları hediye eden tek insan yazar İlhan karakteridir. Öğretmen Perihan ve yazar İlhan karakterleri Türkiye'nin aydın kesimine bir göndermedir. Mine, İlhan'ın ona verdiği kitapları okur ve derinden etkilenir. Kendini anlaşılmış hisseder. Bu aralarındaki diyaloglardan da belli olur. Bu sıkışmışlıktan kurtulması gerektiğini söyler İlhan. "Seçim yapmayı hiç bana bırakmadılar ki… Bir kadının ümitle yaşadığı günler öyle azdır ki“" der Mine.


Mine ve İlhan arasındaki bu yakınlaşma kısa bir süre sonra kasabada belli dedikodulara yol açar. Asıl mesele şudur: Kasaba erkekleri tüm iştah ve istekleriyle Mine'yi beklerlerken nasıl olur da Mine başka bir erkeğe yakınlık duyar? Artık o herkes için bir yüz karasıdır. Serseri gençler evine telefon açıp "acık da bağa vir" şarkısını dinletirler. Dedikoduları duyan kocası bir gece Mine'yi sorguya çeker ve aslında Cemil için önemli olan tek bir soru vardır "onunla yattın mı?" Bu etkileyici sahnede Mine ilk kez başkaldırmaya başlar: "Bu değil mi hepsi? Daha önemli bir şey yok senin için! Bel, kalça, göğüs olarak gördün... yalnız et olarak gördün beni! Bir tek defa insan olarak baktın mı, anlamaya çalıştın mi beni? Onurumu koruyorsam kendi onurum için, senden korktuğum için değil."


Yılmaz derin bir çaresizliğin içinde birbirini anlamaya çalışan Mine ve İlhan'ın dramlarını vurucu diyaloglarla verir seyirciye:

Mine: "Bu kasaba, insanlar çok kötü..."

İlhan: "insanca bir bakış, dostça söylenmiş iki kelime yetiyor öfkeye kapılmaları için!"



KENDİ NAMUS ANLAYIŞLARINA GÖRE NAMUSSUZLUK ETMEK


Mine ile İlhan'ın bahçede konuştukları bir sahnede, kasabanın serseri gençleri toplu halde kin ve nefretle ikisini seyrederler. Adeta etrafları sarılmıştır.

Mine: "Nedir bu, neler oluyor, ne istiyorlar, anlamıyorum?"

İlhan: "Sevgiyle bakmaktan korktukları için düşmanca yaklaşıyorlar. Kendi işlerine gelen bir namus anlayışı adına namussuzluk ediyorlar. İyi güzel doğru ne varsa kirletmek yok etmek istiyorlar. Boş amaçsız bir tatmin işte. Öfkeden çok merhamet duyuyorum."


Dedikodular sonunda Perihan'ı da işinden edecektir. Film boyunca Mine'yi taciz edenler arasında olan Belediye Başkanı Perihan'ı bir gün makamına çağırır, abisi ve Mine arasındaki ilişkinin doğru olmadığını, abisinin derhal kasabadan gitmesi gerektiğini ve öğretmenin tayin istemesini "emreder." Perihan, Mine kasaba halkından bir adamla yatmış olsaydı hiçbir sorun olmayacağını, bu pis, ahlaksız ve iki yüzlü yere daha fazla dayanamayacağını anlayıp tayin ister. Yani sorun aslında sadece bireysel yahut toplumsal değildir. Devlet de bir şekilde rengini belli eder ama bu aslında filmin sonuyla iyice belirginleşir.


Cemil bir gece evde yokken kasaba gençleri içip içip uzun süredir planladıklarını hayata geçirir ve Mine'nin evini basarlar. Mine bu toplu tecavüzden son anda eline aldığı tüfekle bir genci kolundan yaralayarak kurtulur. Canhıraş bir şekilde olayın şokuyla İlhan'ın kapısına dayanır ve "yat benimle, n'olur yat benimle, bizden istedikleri bu!“ diye yalvarır. Dorsay'a göre ikilinin birlikte olması bir son değil, bir başlangıç; bir "kirlenme" değil "arınma"dır. Yeni, gerçek, dürüst bir ahlaki savunmadır."


Filmin bu sahnesi Türkan Şoray'ın kariyeri açısından da çok önemli ve anlamlıdır. Filmi bu denli gerçek ve etkili kılan biraz da budur aslında.


1960 yılında sinemaya başlayan Türkan Şoray, kısa zaman sonra tüm halk tarafından sevilen, sayılan, sinema tarihinin en meşhur ve önemli oyuncularından birisi haline gelir. Hâlâ Dünya Sinemasında en çok filmde başrol oynayan kadındır ve pek fazla kimseye nasip olmayan uzun soluklu (61 yıl) bir kariyere, bugün hâlâ büyük bir üne sahiptir. Gittiği her yerde büyük bir sevgi seliyle karşılanır. İşine saygısı, sevgisi sektördeki hemen herkes tarafından anlatılır. Evet o da salon komedilerinde, ağır melodramlarda oynar. Çoğunlukla masum kadındır ama diğerlerinde olmayan tam da bu topraklara özgü bir çekiciliği ve erotizmi de vardır. Onu diğerlerinden ayrı tutan hayatı boyunca yalnız sinemada kalmış, bu iş üzerine düşünmüş, çabalamış, kariyerinin en iyi noktasında yönetmenlik gibi aslında "erkeklerin elinde" olan zor ve riskli bir işe soyunup kendi sınırlarını zorlamış ve başarmış olmasıdır.



Uzun kariyeri boyunca adeta sosyolojik bir durum, bir efsane haline gelmiş, birçok konuda kendi mitosunu yaratmış ve "Sultan makamına" geçmiş bir aktristir. Neredeyse tüm kadın tiplerini canlandırmış ve sonraları radikal değişiklikler yaparak Sultanlık unvanını hak etmiştir.


Sinemadaki yerini, Yeşilçam'ın zor şartlarında kendi haklarını ve prensiplerini korumak için "Şoray Kanunları" denilen maddeleri hazırlar. Çalışma saatlerinden senaryo kabulüne, kostüm masraflarından alacağı ücrete kadar birçok madde imzalı ve mühürlü olarak sunulur prodüktörlere. "Bir ikonun, sosyal bir olguya dönüşen her starın kendi politik alanı içinde birtakım kurallar koyması doğaldır." Çok iyi analiz ettiği seyircisinin karşısında, bugün hâlâ çok çekingen olan, gördüğü saygı ve sevgiye layık olmaya çabalayan Şoray, halkın onu öyle görmek istemediğini bildiği için bir de filmlerde "öpüşme ve sevişme" sahnelerinin olmaması şartını koyar. Yıllar içinde kurulan bu mit aslında Şoray'ı da hayatı boyunca bir yalnızlığa, sürekli bir otokontrole mahkûm edecektir. Seyircisine karşı olan inanılmaz ve benzersiz sevgi-saygısı bunu gerektirir ve Türkan Sultan özel hayatı pahasına buna uyar.


Mine'nin senaryosunu okuyan Türkan Sultan'ın filmin sonuyla ilgili çekinceleri vardır. Acaba izleyicisi bunu kabul edecek midir? Kendi anılarında şöyle bahseder: "Cinselliğin, öpüşmenin, sevişmenin hayatın bir parçası olduğunu, yaşayan gerçek bir insanı anlatmak için gerekiyorsa artık bu tür sahnelerin de çekilebileceğini ben de düşünüyordum. Hâlâ eski filmlerdeki gibi öpüşme sahnelerinde kameranın çiçeğe dönmesi artık olamazdı. Bir sanatçı olarak kendimi yenilemek zorundaydım… Toplumda kadının geçirdiği evrim, bu değişim süreci benim de kadın olarak bir arayış ve uyanış dönemim oldu, iç dünyamla bir hesaplaşma başladı… Filmdeki sevişme sahnesinin senaryonun dramatik kurgusu içinde olması gerektiğine inanmıştım… Bu sahnelerin şart olduğuna inanıyordum." Yine de çok zorlanır bu sahnelerde. Filmin yönetmeni, oyuncunun yaşadığı zorluğu çekim esnasında anlar ve onunla yüz yüze gelmemeye çalışır.


Bu sahneler dönemin magazin sayfalarında oldukça yer alır ve herkes yıkılan Şoray kanunlarından bahseder. Halkın tepkisinden korkan ve bu filmle tabularını yıkan Şoray, filmi bir salonda büyük bir endişeyle, halka birlikte gizlice izler ve filmin sonundaki tepkisizlik ve derin sessizlikten çok etkilenir. "Seyircim Mine'nin dramına inanmıştı. Mine'yi sevdi, onun yanında yer aldı."


Gelelim filmin son sahnesine... Mine ile İlhan o gece birlikte olurlar. Sabah tüm kasaba erkekleri İlhan'ın evinin önünde beklerler. Polis çoktan çağrılmıştır. Lütfü Akad'ın 1949'da çekilen "Vurun Kahpeye" filmindeki gibi yine erkekler bir kadını günah keçisi ilan etmiş ve linç etmek için beklemektedirler. Polis kapıya dayanır ve Mine ile İlhan dışarı çıkmak zorunda kalır. Bu sahne hem toplumun hem de devletin erkeklerinin aynı fikirde olduğunu ve devletin cinsiyetinin de erkek olduğunu vurgular.


Önce yuhalanırlar. Kasaba gençlerinden birisi İlhan'ın gözlüğünü alıp ayaklarının altında ezer. Kalabalığın arasından sessizce, başı öne eğik yürüyen Mine önce gizlice erkeklerin yüzlerine bakar. Onca yıl onu yalnızlığa iten, taciz eden ve şimdi burada kurban etmeye çalışan erkeklerin yüzlerine...


Ve "Vurun Kahpeye"den 33 yıl sonra Türk Sinemasında bir kadın yavaşça başını kaldırır ve yanındaki adamın elini tutar. Bu onurlu bir başkaldırıdır. Mine etrafını kuşatmış kalabalığın ortasında artık başı dik yürür ve etrafındaki erkekler başlarını öne eğerler. Mine'yle birlikte Şoray da tüm tabularını yıkmıştır artık. Final biraz da bu yüzden o dönem için daha da çarpıcı ve anlamlıdır.


Kimilerine göre bu son eleştirilebilir. Mine yine bir erkeğin koruması altına girmiş, yeni hayatının temelini onun koruması altında kurmuştur. Fakat dönemin sosyo-ekonomik yapısına bakılınca sonuç hiç de öyle değildir ve kabul edilebilir. Hatta bir hayli gerçekçi ve yenilikçidir.


Son sahne: Hayat devam eder, esnaf yine kepenkleri açar. Değişen tek şey, tren sesi duyulduğunda Mine'nin boş kalan penceresinin görüntüsüdür. Mine cesurca başkaldırmış ve kafesinden çıkmıştır artık. Ardından geleceklere bir yol açarak...


Künye: Yönetmen : Atıf Yılmaz

Senaryo : A.Yılmaz, Necati Cumalı, Deniz Türkali

Kamera : Salih Dikişçi

Müzik : Cahit Berkay

Oyuncular : Türkan Şoray, Cihan Ünal, Hümeyra, Kerim Afşar, Selçuk Uluergüven

Delta Film 1982


Kaynakça:

Türkan Şoray

Sinemam ve Ben


Agah Özgüç

100 Filmde Türk Sineması

Türk Sinemasının Kadınları

Türk Sinemasında Cinselliğin Tarihi


Atilla Dorsay

Sümbül Sokağın Tutsak Kadını

12 Eylül Yılları ve Sinemamız


Atıf Yılmaz

Bir Sinemacıın Anıları


Kübra Akyurt

Feminist Eleştiri Bağlamında Atıf Yılmaz Filmlerinin İncelemesi


Şükran Kuyucak Esen

Türk Sinemasının Kilometre Taşları


Beyler Yetkiner

Mine Filminde Yeni Bir Hayata Geçişte Ara Mekanın Temsili


*Bu makalede yer alan fikirler yazarın sorumluluğundadır ve Demokratya'nın yayın politikasını temsil etmeyebilir.

0 yorum