• Furkan Haliloğlu

Kültürün Netflixleşmesi

ABD’li sosyolog George Ritzer’in 90’lı yıllarda kaleme aldığı ve sosyal bilim camiasında büyük yankı uyandıran Toplumun McDonaldlaşması kavramı, küreselleşmenin çeşitli örgütlenme modelleriyle fast food zinciri McDonalds’ın örgütlenme modeli arasında bir bağlantı olduğu savını temel alıyor. Savın belirleyici dinamiği ise Weber’in “bürokratik örgütlenmelerin belli bileşenlere ayrıldığı”, yani “herkes kendi işini yapar, kimse kimsenin işine karışmaz” düşüncesi…


Ritzer’in kavramı ortaya attığı yıllarda küreselleşme yoğun olarak ekonomik yönden ele alınıyor ve kavramın yarattığı kültürel değişim ya da kültürel tahribat yeterince ilgi görmüyordu. Tabii ki konu bütünüyle boşlanmış değil... Özellikle Horkheimer ve Adorno’nun sansasyon yaratan “Kültür Endüstrisi” kavramı bu noktada bugün büyük bir referans değeri taşıyor.


George Ritzer (1940 - Günümüz)

Aslına bakarsanız bu yazının başlığı, yani “Kültürün Netflixleşmesi” de Horkheimer ve Adorno’nun söylemlerinden yola çıkarak Ritzer’e bir atıf yapma gayesi güdüyor. Fikrî temelini zıt dinamiklerden alan bu iki çalışmayı harmanlamanın kültürel küreselleşmeyi idrak edebilme açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Bu noktada kültür endüstrisine üstün körü de olsa değinmekte yarar var.


Frankfurt Okulu’nun temelini attığı bu endüstri her şeyden önce “sanatsal biçimin bütünselliğine” hiç mi hiç önem vermiyor. Adorno’ya göre endüstri erken dönem kapitalizmin yarattığı gündelik bunalımlardan bir çeşit kaçış imkânı sunuyor. Dolayısıyla zihinsel uzaklaşmayı, yani bireyin kendine yabancılaşmasını sağlayarak sistemin sürekliliğini sağlıyor.


Adorno endüstrinin aynı zamanda insanların yaşamlarındaki baskıları unutmalarını ve çalışma azimlerini yeniden bulmalarını amaçladığını ifade ediyor. Böylelikle Amerikan Rüyası fikrinin temelini oluşturan ve çalışmayı bir çeşit ibadet olarak gören Püriten ahlâk anlayışına da bir nevi göz kırpıyor.


Devlet tarafından kültürün bir amaç için kullanılmasını endüstrileşmenin nedenlerinden biri olarak görmek mümkün. Temelde Frankfurt Okulu da aynı fikirde. Endüstrinin küreselleştiğini görüyor ve devletin bu gayesinden dolayı ise kültürün endüstrileşmeye başladığını iddia ediyorlar. Bu tez 40’ların son demlerinde ortaya atıldı. Bugün baktığımızda Adorno’ya haksız diyebilir miyiz? Bence hayır. Kültür bütünüyle endüstrileşmiş bir halde. Bunun en büyük örneği de Netflix. 90’larda toplumun McDonaldlaşması, 020’lerde kültürün Netflixleşmesi… İkisi de küreselleşmenin bir sonucu olarak karşımızda duruyor.


Küreselleşmenin saf ve yalın toplumsal gerçekliklerin üzerine çıkan kurgular, hipotezler, metaforlar ve toplumsal imgeler doğurma hacmiyle olağanüstü üretken bir kavram olduğunu unutmamalıyız. Küreselleşme bu gücünün büyük bir kısmını da özellikle kültürün küreselleşmesi bağlamında etkin roller üstlendiğini düşündüğüm Netflix gibi platformlardan alıyor. Netflix’in insanlara yalnızca bir dizi sattığını düşünmek yanılgı olur. Diziyle birlikte üretilmiş kültürü de satıyor.


Küreselleşme bir yerde gücünü Netflix ile beslerken bu gibi platformlar da küreselleşmenin bizatihi kendisinden besleniyor. Dolayısıyla birbirini var eden ve kollayan ikili bir dinamizmin oluştuğundan rahatlıkla söz edebiliriz.


90’larda küreselleşmenin kültürel boyutu mekanın yakınlığı ve bağlantılılık kavramları çerçevesinde ele alınıyordu. Bugün geldiğimiz nokta tıpkı Puslu Kıtalar Atlası kitabında karakterin Descartes’i okuduktan sonra rüyasında dünya haritasını çıkarmasına benziyor. Bir tuşa basıyoruz ve daha önce hiç görmediğimiz bir kültüre doğru yola çıkıyoruz. Mekan zaman tarafından yok ediliyor.


Horkheimer (1895-1973) ve Adorno (1903-1969)

Küreselleşmiş bir dünyada Türkiye’deki insanlar Amerikadakilerden fiziksel olarak 10 bin km uzakta olmaya devam ediyor ancak mental olarak sandığımızdan çok daha yakın bir konumdayız. Bu durumda kültürün Netflixleşmesinin çok büyük bir etkisi var. Artık kültür aktarımı için fiziksel bir yolculuk aracına ihtiyaç duymuyoruz. Küreselleşmenin -bazı kültürler çok daha baskın olmakla birlikte- her kültürü içerisinde bir nebze de olsa barındıran ortak bir kültür, yani “küresel bir insan” yaratma arzusu güttüğü de yadsınamaz bir gerçek.


Yerellik giderek tüm özelliklerini yitiriyor. Artık dünyanın büyük bir kısmı farklılıklar gösterse de temel konularda ortak paydada buluşmayı başarabiliyor, benzer giyiniyor ve benzer zevkler duyuyor. Bu durum bize zaman içerisinde öğrenilmiş duygularının bile benzer fenomenler taşıyacağını gösteriyor.


Bunun yanı sıra küreselleşmenin giderek yok ettiği yerelliğin yine Netflix gibi platformlar aracılığıyla “etnik” bir hâle getirildiğinden söz etmek mümkün. Bu durum da haliyle toplumun 21. yüzyıl hippilerini yaratmasına olanak tanıyor.


Burada bir parantez açarak devlet gücünden ya da etkisinden söz etmediğimi eklemek durumundayım. Yerelliğin tüm özelliklerini yavaş yavaş yitirmesi gibi ulus-devlet kavramı da büyük ölçüde etkilerini yitiriyor. Artık küreselleşmenin devletlerin ya da şirketlerin güdümünden çıktığı, bunlardan bağımsızlaştığı ve “yaşayan bir varlık” hâline geldiği rahatlıkla söylenebilir.


Bugün dünyanın birçok yerinde yükselen popülist-sağ ve milliyetçi akımlar, dünyada küreselleşme etkisinin azalması olarak değil, muhafazakâr gruplar arasında kültürel korumacılığın gelişmesi olarak yorumlanabilir. Bu da oldukça doğal bir süreç.


Bu noktada İskoç sosyolog Roland Robertson’ın çok yerinde bir analizi var:


Ekonomiyi düzenleyen küresel kural ve yasaların oluşturduğu dünya çapındaki bir sistemin koruyucuları ve sıradan vatandaşların da dahil olduğu ilgili taraflar, her zaman olumlu anlamda olmasa da dünyayı bir bütün olarak düşünmeye zorlanırlar.

Bir direnç unsuru olarak kültürel korumacılığın altında yatan etken tam olarak bu. Tüm bu zorlama bazı muhafazakâr grupları, küresel sıkıştırmanın tehditi altında zayıflayan gelenek tarafından belirlenen inançları, değerleri ve pratikleri bilinçli olarak savunmaya itiyor. Türkiye’de bu misyonu Netflix’i “ahlâksızlığı yüceltmekle” suçlayan Siyasal İslamcılar üstleniyor ancak bu noktada yine Robertson’a sığınmakta yarar görüyorum: “Dünyanın tekleşmesi yönündeki eğilim ne yapılırsa yapılsın engellenemez.”


Son olarak yerel kültürün bireylerin hayatındaki etkisinin giderek azaldığı ve yerel mekanların turistik nesnelere evrildiği gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda “küresel insan”a daha fazla yaklaştığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Bugün Z kuşağı küresel insanın karakteristik özelliklerinin büyük bir kısmını üzerinde taşıyan bir kuşak ancak küresel insan değil. Alfa kuşağı bu karakteristiği bütünüyle taşıyan kuşak olabilir.


*Bu makalede yer alan fikirler yazarın sorumluluğundadır ve Demokratya'nın yayın politikasını temsil etmeyebilir.

1 yorum