Ara
  • Furkan Haliloğlu

Huntington'un Medeniyetler Çatışması tezinden hareketle Orta Doğu'yu okumak

En son güncellendiği tarih: 4 gün önce

Dünyanın her bölgesinde Siyasal Düşünceler Tarihi kitabı Antik Yunan söylemleriyle başlıyor, Roma söylemleriyle devam ediyor. Bu durum aynı zamanda Orta Doğu’daki sorunların da temel dinamiği. İnsanlığın ilk yerleşik hayata geçtiği Verimli Hilal’e, kütüphanesiyle meşhur Bağdat’a, Eski Dünya’nın yedi harikasından biri olarak kabul edilen Babil’e, Pers İmparatorluğu ve daha nice imparatorluğa ve medeniyete ev sahipliği yapmış olan Orta Doğu maalesef kendi kültüründen bihaber.


Huntington, sosyal bilimler anlamında büyük bir ilgi uyandıran Medeniyetler Çatışması tezinde dünya kültürlerini birbirleriyle çatışma potansiyeli olan uygarlıklar olarak değerlendiriyor. Her ne kadar küreselleşmeci yaklaşımlar bu tezi yerin dibine soksa da 11 Eylül saldırıları ve Afganistan-Irak Savaşları’nın ardından teze yönelik ilginin arttığını söylemek mümkün.


Kuramın temelinde insanların tükettikleriyle tanımlanamayacağı düşüncesi yatıyor. Açıklamak gerekirse, bir Rus’un Coca Cola içerek Amerikan, bir Amerikan’ın da Sushi yiyerek bir Japon gibi düşünmesini sağlayamayız diyor Huntington. Aynı zamanda küreselleşme söylemini de Coca Cola kültürü olarak değerlendiriyor.


“Uygarlıklar arasındaki “fay kırıklıkları” gelecekteki çatışma hatlarını oluşturacaktır; uygarlıklar çatışması, modern dünyadaki çatışmaların evriminde son nokta olacaktır.”

Küreselleşme fikri, söylemi gereği çoğunlukla ekonomik olarak değerlendirilir ancak kavramın yarattığı olguları yalnızca bu yönüyle ele almak ve ekonomik çerçevede değerlendirmek bir hata olur. Küreselleşmenin aynı zamanda kültürlerin iç içe geçmesine ve kronik bir temasla yeni bir forma dönüşmesine neden olduğu oldukça açık.

1980’lı yılların ardından tüm dünyada yükselen Neo-Liberal fikirlere paralel olarak gelişen küreselleşme kavramının bizi daha da bireyselleştirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Artık eskiye kıyasla bireyselliğimizi daha fazla önemsediğimiz ve sosyal algılarımızın bütünüyle değiştiği ortada. Çoğumuz apartmanımızdaki kapı komşumuzu tanımıyoruz ancak dünyanın diğer ucunda yaşayan biriyle ortak ilgilere sahip olabiliyoruz. Tüm bu süreçte kültürü bir endüstri haline getiren Netflix gibi platformların gücü yadsınamaz. Bu platformlar bize yalnızca bir dizi ya da film satmakla yetinmiyor aynı zamanda bir kültür de satıyor. Haliyle kültürleri yavaşça harmanladığı ve yeni bir form ürettiğini söylemek herhalde yanlış olmaz.

Pek tabii kültür endüstrisinin oluşum ve ekonomik altyapısı düşünüldüğünde örneğin Moğol kültürü ile Amerikan kültürünün dünyaya yayılma ihtimalinin eşit olmadığı açıkça görülebiliyor ancak bu noktada Huntington’un bölgesel bütünleşme konusunda din ve kültürün önemini abarttığı söylenebilir. Bütünüyle yanlış olduğunu söylemek de en hafif haliyle Huntington’a haksızlık etmek olur.

Batı’nın değerleri olarak sunulan demokrasi, liberalizm, eşitlik gibi kavramlar, Hıristiyanlıkla ilgili olduğu kadar Batı’daki sosyo-ekonomik dönüşüm süreciyle de yakından ilgili. Huntington bunu göz ardı ediyor.

Dünyanın her bölgesinde Siyasal Düşünceler Tarihi kitabı Antik Yunan söylemleriyle başlıyor, Roma söylemleriyle devam ediyor. Bu durum aynı zamanda Orta Doğu’daki sorunların da temel dinamiği. İnsanlığın ilk yerleşik hayata geçtiği Verimli Hilal’e, kütüphanesiyle meşhur Bağdat’a, Eski Dünya’nın yedi harikasından biri olarak kabul edilen Babil’e, Pers İmparatorluğu ve daha nice imparatorluğa ve medeniyete ev sahipliği yapmış olan Orta Doğu maalesef kendi kültüründen bihaber.

Bu durumun nedenlerini bütünüyle bölge halkında aramak meselenin temel taşını ıskalamak olur. Çünkü meselenin temelinde Batı değerlerinin aynı zamanda evrensel değerler olarak sunulması ve hatta kabul edilmesi düşüncesi yatıyor. Günümüzde bunun bir çeşit eleştirisini veriyor olsalar da Batı’nın hâlâ toplumları Batı ve Batı-dışı olarak ikiye ayırdığını söylemek yanlış olmaz.

Batı’nın bu ikileminin en yalın hali Huntington’un tezinde karşımıza çıkıyor. Medeniyetler Çatışması ayrıntılı olarak incelendiğinde Batı’nın çıkarlarına yönelik ortaya çıktığı rahatlıkla görülür. Şüphesiz din ve kültürün etkisi büyük ancak ekonomik altyapının etkisi de göz ardı edilmemeli.

ORTA DOĞU’NUN RÖNESANSI

Mevcut konjonktürü iyi okumak gerekir. Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendini yakmasının ardından başlayan protestolar ve sivil itaatsizlik hali önce Cezayir’e, ardından Lübnan ve Ürdün’e ve son olarak da Suriye’ye sıçramıştı. Suriye’de hâlâ iç savaş sürüyor ve bitecek gibi de -en azından yakın gelecekte- durmuyor.

Arap Baharı, Batı’nın ve ABD’nin görünürde beklediğinin aksine demokratik sonuçlar doğurmadı. Bahar sürecinden başarıyla ayrılan tek ülke olarak belki Tunus’u gösterebiliriz. Gerisi hâlâ çeşitli toplumsal bunlarımlar ve bu bunalımların doğurduğu yeni sorunlarla boğuşmakla meşgul.




Tam olarak bu noktada Arap Baharı’nın neden demokratik sonuçlar doğurmadığını, aksine Fas, Ürdün ve Körfez ülkelerinde neden otokrasiyi daha da güçlendirdiğini sormak yerinde olur. Çünkü monarşiye bir tepki olarak gelişen Arap Baharı’nın özünde Batı temelli fikirler yatıyordu. Bu bağlamda asıl mesele -fikrin Batı temelli oluşunu bir kenara bırakarak- Orta Doğu’da bu fikirlerin yaşayabileceği bir sosyo-kültürel altyapının bulunmamasıydı. Bana kalırsa bu durumun birincil nedeni fikirlerin bölgeye uyum sorunsalıyla değil, bölgenin kendi geçmişini ve kültürünü yeterli ölçüde tanımamasıyla açıklanabilir.

Muhakkak ki bir uyum sorunu da var. Batı’da liberalizm, demokrasi ve sosyal eşitlik gibi kavramların gelişim süreciyle Protestan ahlâkının yakından ilişkisi bulunuyor. İslam düşüncesiyse doğası gereği Batı temelli bu fikirlerin altında yatan ahlâk anlayışıyla çatışıyor. Bu çerçeveden bölgenin en büyük meselesi, söz konusu kavramları felsefi bir düzleme oturtamamasından kaynaklanıyor. O halde İslam felsefesinin bölgenin temel dinamiği olarak taşıdığı önem oldukça açık. Öncelikle bu kavramların altını doldurabilecek felsefi bir düzlem oluşturmak gerekiyor. Bu da ancak yoksul kesimden ziyade orta sınıftan doğabilecek bir toplumsal hareketle mümkün olabilir.

Köktenci değişim hareketlerinin temelinde daima orta sınıfın güçlenme arzusunun yattığı bilinir bir gerçek. Bu sınıf Fransız Devrimi sürecinde burjuvazi sınıfıydı. Osmanlı’da ise biraz daha farklı olmakla birlikte görece asker tabakası olarak yorumlanabilir.

Orta sınıfın yarattığı dinamizmden kaynaklı olarak demokratik yönetimlerin birçoğu orta sınıfı güçlendirmeye ve değişimde öncü olmaya iterken, otokrat yönetimler orta sınıfı güçsüzleştirmeye ve yok etmeye çalışır. Bu durumun da yıllardır otokratlar tarafından yönetilen Orta Doğu’da kültürel bir yozlaşmaya neden olduğu gün gibi ortada. Haliyle siyasal İslam düşüncesinin de demokrasi fikriyle hiçbir koşulda uyuşmadığı mevcut konjonktürde açık bir şekilde görülüyor.

Her şeyden önce İslam düşüncesinin kendi Rönesans çağına ihtiyacı var. Arap Baharı, İslam dünyasında gerçekleşebilecek bir Rönesans’ın ilk kıvılcımı olabilirdi ancak geldiğimiz noktada sonuçların böyle olmadığını söylemek yanlış olmaz. Güce ve baskıya dayalı otokrat yönetimler iktidarını korurken birçok Arap ülkesi sandığa oy atmanın demokrasi olduğunu düşünüyor. Güya bir seçim yapılıyor. Suriye’de ise hâlâ süren savaş, özellikle etnik köken ve mezhepler arasında olması bakımından Huntington’un teziyle de maalesef ki uyum içerisinde gerçekleşiyor.

TÜRKİYE’NİN KONUMU

Hungtington’un Medeniyetler Çatışması tezine yönelik dünyada ilginin artmaya başladığı dönemde, yani 11 Eylül saldırıları ve Afganistan-Irak Savaşları sürecinde Türkiye daha küreselleşmeci bir söylem güdüyor ve Huntington’a hem akademik hem de politik açıdan ciddi eleştiriler yapıyordu. Bu eleştirilerin temel nedeni kesinlikle Huntington’un küreselleşme karşıtı argümanları değildi. Asıl neden bilim insanının Türkiye’yi tezinde “en parçalanmış” ülke olarak betimlemesinden kaynaklanıyordu.

Huntington argümanlarını güçlendirmek için Türkiye’nin çok-uluslu ve çok-kültürlü yapısını referans gösteriyordu. Bir bölgenin bütünüyle Avrupa, bir başka bölgenin yoğun bir şekilde Orta Doğu, diğer bölgelerin ise çeşitli farklı kültürel özellikler taşıyor olması Huntington’un çıkış noktasıydı. En parçalanmış ülke için referans gösterilen aynı değerler Türkiye’deki küreselleşmeci söyleme yakın akademisyen ve politikacılar tarafındansa küreselleşme için büyük bir potansiyel olarak görülüyordu. Türk politikasında bu söylemin en büyük figürü geçmişte Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık görevlerinde bulunmuş, şu an ise Gelecek Partisi’nin genel başkanlığını yürüten Ahmet Davutoğlu.

Davutoğlu, görünür söylemlerinde Türkiye’nin çok-kültürlü yapısını politik arenada bir avantaja çevirmek istiyordu. Bu bağlamda Türkiye’nin sanıldığı gibi bir köprü ülke değil, merkez ülke olduğunu dile getiriyordu. İşte komşularla sıfır sorun dış politikası bu düşüncenin etrafında şekillendi.

Günümüzde Avrupa ve ABD’de popülist-muhafazakâr sağ politikanın güçlendiğini, küreselleşme söyleminin giderek zayıfladığını sanıyorum ki söylemeye gerek yok. Orta Doğu’dan Avrupa’ya doğru gerçekleşen göç dalgasının da bu pastada payı olduğu belli. Türkiye’nin ise komşularla sıfır sorun politikasıyla çıktığı yolda sorun yaşamadığı bir komşusu kalmadı. Ayrıca sn. Erdoğan ve hükümetin de liberal söylemden vazgeçtiği, yerine popülist-milliyetçi bir söylemi benimsediği biliniyor.

Bir süredir dünya I. Dünya Savaşı öncesi gerginliği üzerinde taşıyor. Neyse ki ABD eski Başkanı Trump’ın kutuplaştırıcı ve kışkırtıcı söylemleri dünyayı bir savaşa götürmedi. Biden’da neler olacağını önümüzdeki süreçte hep beraber göreceğiz. Ancak asıl altını çizmek istediğim konu, Türkiye’de gün geçtikte sertleşen Trumpist argümanların çok-uluslu ve çok-kültürlü bir yapısı bulunan Türkiye için oldukça tehlikeli olduğu. Gündelik politik manevralarla oy kazanmayı amaçlayan bu Trumpist dil Türkiye’yi -Huntington’un da deyimiyle- fiilen parçalayabilir. Artık hem hükümet partisiyle hem muhalefet partisiyle politikacılar toplumun sinir uçlarıyla oynamaktan bir an önce vazgeçmeli.


Huntington haklı çıkmamalı.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Demokratya_Başlık.png

© 2020 by Demokratya

  • Instagram - Beyaz Çember
  • Facebook - Beyaz Çember
  • Heyecan - Beyaz Çember