Ara
  • Furkan Haliloğlu

Güçlü lider güçlü devlet demek mi?

En son güncellendiği tarih: 4 gün önce

Kabul edelim ya da etmeyelim sn. Erdoğan ülke tarihimizin en güçlü politik figürlerinden biri. Politik zekası yüksek, manevra kabiliyeti Süleyman Demirel ile yarışır durumda. Aynı zamanda başarılı bir demagog ve güzel şiir okuyor.

Günlük yaşamın içinde sık kullandığımız birçok sözcüğün taşıdığı anlam üzerine etraflıca düşündüğümüz söylenemez. Oysa sözcükler kökenleri itibarıyla kültürümüz hakkında bize bolca ipucu veriyor ve köklerimizin dünya görüşünü, toplum üzerindeki algısını anlayabilmemiz noktasında bize yardımcı oluyor.


Aynı anlamda kullandığımız ancak iki farklı medeniyetten dilimize geçen "siyaset" ve "politika" sözcükleri üzerine özellikle eğilmek istiyorum. Siyaset sözcüğü Arapçadan dilimize geçiyor, seyislik, yani at bakıcılığıyla aynı kökten geliyor. Politika sözcüğü ise Fransız'dır ancak kökleri Eski Yunan'dan geliyor. Kent/Devlet anlamına gelen "polis" sözcüğünün sonuna "ikos" ekinin yerleştirilmesiyle "devlet yönetme sanatı" anlamını alıyor. Aynı konuyu açıklamak için kullanılan bu iki sözcük -tek belirleyici kıstas olmasa da- iki medeniyetin arasındaki temel farklılığı bir anlamıyla özetliyor.


Bu iki sözcüğün Türkçe kökenli bir karşılığı bulunmuyor ancak ülkemizde yaygın olarak "siyaset" sözcüğü kullanılıyor. Aslında Osmanlı'dan bu yana, daha öncesinde ya da daha sonrasında Türkiye'nin politikaya bakış açısı Arap medeniyetinin bakış açısından çok farklı değil. Özellikle 90'lı yıllardan bu yana popülizm Türk politikasını bütünüyle etkisi altına almış durumda ve bu durumun kaçınılmaz bir sonucu olarak da meclis söyleminin uzun zamandır kıraathane diliyle benzer bir formda seyrettiğini söylemek abartı olmaz.


Diplomasi yerine hakarete varan söylemler, karşılıklı bir şekilde ucuz ve basit "laf yetiştirme" çabaları ve belki de ülkenin geleceğini tamamen değiştirebilecek önemli bir konuda dahi mizah üretme gayreti... Türkiye politikası, kıraathane siyasetinde karşılık bulan bu üçgenin içinde can çekişiyor. Diplomatlarımız etkin değil, bürokrasimiz tıkanmış ve sistemimiz ne sürdürülebilir ne de denetlenebilir bir konumda değil. Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin bu durum üzerindeki etkisinden sanıyorum ki bahsetmeye gerek yok.


Sistem, Cumhurbaşkanlığı makamına neredeyse sınırsız denilebilecek derecede yetki sağlarken, Türkiye Cumhuriyeti'nin diplomatik işlevlerini yitirmesine neden oluyor. Merkeziyetçiliği güçlendiriyor, kurumları yıpratıyor ve bürokrasiyi çürütüyor. Tüm bu olguların uzun vadeli Türkiye politikası için iyi sonuçlar doğurmayacağı aşikâr.


Kabul edelim ya da etmeyelim sn. Erdoğan ülke tarihimizin en güçlü politik figürlerinden biri. Politik zekası yüksek, manevra kabiliyeti Süleyman Demirel ile yarışır durumda. Aynı zamanda başarılı bir demagog ve güzel şiir okuyor. Tam da Alman sosyolog Max Weber'in çözümlemesini yaptığı "karizmatik lider" tipolojisine uygun. Popülizmi olduğunca kullanıyor, kitleleri zorlanmadan kontrol ediyor, gündemi istediği gibi yönlendiriyor. Ya da belki de artık "kullanıyor-du", "ediyor-du", "yönlendiriyor-du" demeliyiz. Geçmiş zaman kiplerini kullanmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Çünkü artık tüm bunları gerçekleştirebilmesinin, karizmatik otoritesini koruyabilmesinin önünde kendi gücünü taçlandırmak için ürettiği ya da ürettirdiği Partili Cumhurbaşkanlığı sistemi kapı gibi duruyor.


Sistem referandumu sürecinde sn. Erdoğan ve AK Parti'nin öne çıkardığı üç unsur vardı. Başarılı bir ekonomi, istikrarlı bir yönetim ve güçlü devlet. Sistemin ardından (Coronavirus etkilerinden bağımsız bir değerlendirme) ekonomimiz büyük bir yara aldı, yönetim hiçbir zaman istikrar sağlayamadı -Hazine ve Maliye eski Bakanı Berat Albayrak'ın sansasyonel istifası bunu kanıtlayan örneklerden biri- ve ayrıca sistemin uygulanmaya başladığı günden bu güne ülkemizin karşılaştığı sisteme bağlı sorunlar düşünüldüğünde güçlü liderin güçlü devlet anlamına gelmediği de iyiden iyiye anlaşıldı. Toplum tüm bu başarısızlıkların faturasını doğrudan sn. Erdoğan'a kesmese bile Partili Cumhurbaşkanlığı sistemine kesiyor ve görünen o ki bu fatura artık sn. Erdoğan'ın isteklerine yönelik geçmiş zaman kipi kullanmamız için yeterli zemini oluşturuyor.


Bu noktada güç olgusunu irdelemekte fayda var. Güçlerin tek alanda yoğunlaştığı merkeziyetçi bir yönetim ilk bakışta güçlü bir portre oluşturuyor. Sn. Erdoğan'ın karizmatik otoritesinin ona güç sağladığı kesin. Partili Cumhurbaşkanlığı sistemiyle gücünü perçinlemek istediği de ortada. Sınırsız bir güç arzuluyor. Devletin en küçük biriminden en büyük birimine kadar her kurumu kontrol etmek, atamasını yapmak ve yönlendirmek istiyor. Tüm bu istekler Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin ardından sn. Erdoğan'ın nitelikleri haline dönüştü. Üniversiteye rektör atama yetkisinden tutun da kanun hükmünde kararnamelere kadar bu istediklerinin büyük bir kısmını yapabiliyor.


Kıraathane siyasetinde güç unsurları olarak karşımıza çıkan bu niteliklerin, diplomatik politika söyleminde zayıflığın göstergesi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kıraathane siyaseti için belirleyicilik kişiler üzerinden ele alınıyor. Tek bir kontrol ve denetim mekanizması olan çark, kişi görevini bıraktığı anda işlevsizleşiyor. Haliyle sürdürülebilir değil. Oysa sistem sürdürülebilir olmalı ve çark hiç teklemeden dönmeye devam etmeli. Görüldüğü üzere Partili Cumhurbaşkanlığı sistemiyle çarkın dönmesi pek mümkün değil.


Önümüzde çok güzel bir Süleyman Soylu örneği var. Erdoğan sonrası AK Parti liderliğini amaçladığı herkes tarafından bilinen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, coronavirus önlemleri kapsamında ilân edilen ilk sokağa çıkma fiyaskosunun ardından sorumluluğu üzerine almış ve istifa etmişti ancak istifası Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmemişti.


Sn. Soylu sosyal medya hesabı üzerinden yayımladığı istifa metninde "verdiği kararın" hatalı olduğunun altını kalın bir çizgiyle çizmişti. Oysa bunun böyle olmadığını aklı selim her insan biliyor. Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminde bakanların etkin bir rolü olsaydı eğer, her cümleye "Cumhurbaşkanımızın talimatıyla" diye başlamazlardı. Kurumların giderek işlevsizleştiğinin, bürokrasinin en tepelerde bile çürümeye başladığının en büyük göstergesi bu.


Partili Cumhurbaşkanlığı sistemi maalesef ülkemizi tüketiyor. Toplumumuzda yargıya inanç iyiden iyiye sarsılmış durumda, Londra'da iki borsa simsarı ekonomimiz üzerinde etki sahibi olabiliyor, eğitim giderek daha da kötü bir hâl alıyor ve demokrasi indeksimiz kronik olarak zayıflıyor. Çarkın artık dönmediği aşikâr.


Güçlü liderin güçlü devlet demek olmadığını, bir devletin gücünü kişilerden değil kurumlardan aldığını artık anlamamız gerekiyor. Aksi halde at bakıcılığı yapmaya devam edecek ve devleti yönetmenin bir sanat olduğunun hiçbir zaman farkına varamayacağız.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Demokratya_Başlık.png

© 2020 by Demokratya

  • Instagram - Beyaz Çember
  • Facebook - Beyaz Çember
  • Heyecan - Beyaz Çember