• Furkan Haliloğlu

Cumhuriyet bize dikte edildi

En son güncellendiği tarih: 27 Ara 2020

Yozlaşan politikacı toplumsal düşünce alanlarını da yozlaştırıyor. Toplumun odağını bir noktaya yoğunlaştırıyor, politik argümanları belirli kavramlar arasına sıkıştırıyor ve toplumsal hafızayla birlikte toplumsal perspektifi de zayıflatıyor.

Başlık spekülasyona açık. Farklı bir anlama çekilmeye, yanlış bir algı oluşturmaya, yani kara propagandaya çok müsait. Genellikle kaçınmaya özen gösterdiğimiz popülizme yatkın olması nedeniyle de Demokratya'nın çıkış noktasıyla çelişiyor. Hatta belki "Cumhuriyet bize dikte mi edildi?" şeklinde olsaydı sn. Ertuğrul Özkök'ün başlıklarına bile benzeyebilirdi.


Peki ama tüm bunları bile bile neden böyle spekülatif bir başlığı tercih ettim? Şüphesiz spekülatif ya da popülist olduğu için değil, bütünüyle Cumhuriyet'in ve tüm kurumlarının Türkiye toplumuna dayatıldığını, adeta "dikte edildiği" düşündüğüm için.


Türkiye'nin birçok konu için bedel ödediğini sanıyorum ki söylemeye hacet yok. Bu bedellerin yakın tarihimizdeki en son ve en bilinir örneği İngiltere başta olmak üzere itilaf devletlerine karşı verdiğimiz bağımsızlık savaşı. Kitaplarımızda "Kurtuluş Savaşı" olarak geçen bu bedel cumhuriyet, demokrasi ya da insan hakları gibi kavramlar için ödenmiş değil. Askerlerimizin cepheden cepheye koşmasının, hiç tereddüt etmeden ölüme yürümesinin birincil motivasyonu tam bağımsızlık ilkesi. Öyle ki 1923 yılına kadar Mustafa Kemal Atatürk'ün düşünce arkadaşları bile cumhuriyet fikrinden haberdar değil.


Cumhuriyet için ilk bedeli, toplumun kayda değer bir kısmı tarafından sevilmemek pahasına -hatta kimi odaklar için nefret hali bile olabilir- Mustafa Kemal Atatürk'ün ödediğini söylemek abartı olmaz. Bir diğer bedel, çok partili demokrasiye geçiş döneminde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının genel başkanlığını üstlenen Kâzım Karabekir Paşa, onun ardından da hatalarıyla doğrularıyla Adnan Menderes tarafından ödeniyor. Mustafa Kemal Atatürk ve Kâzım Karabekir Paşa asker kökenli politikacılar, Adnan Menderes ise bir toprak ağasının oğlu. Yani bu üç tarihi figür toplumun elit tabakaları arasında yer alıyor. Toplumdan ilk ciddi demokratik talepler 60'lı, 70'li yıllarda geliyor. Sonrası zaten malum. Tutuklamalar, idamlar, darbeler tarihi...


Bugün hiçbirimiz demokrasi için yeteri kadar bedel ödemiş değiliz. Özellikle son yıllarda Türkiye politikası kalıplaşmış ya da kalıplaştırılmış birkaç kavramın içerisinde can çekişiyor. Sınırları Cumhurbaşkanı sn. Erdoğan tarafından belirlenen, söylemin meşruiyeti bu sınırlar içerisinde ele alınan ve değerlendirilen dar bir kalıbın içerisinde politik argümanlar geliştirmeye çalışıyoruz. Hangi söylemin bir eleştiri olarak kabul göreceği, hangi ifadenin bir hakaret olarak değerlendirileceği sn. Erdoğan'ın politik manevralarına göre şekilleniyor. Sorun yalnızca sn. Erdoğan ile ilgili değil. Uzun zamanlar boyu gücü elinde bulunduran her politikacının yaşadığı bir yozlaşma bu.


Yozlaşan politikacı toplumsal düşünce alanlarını da yozlaştırıyor. Toplumun odağını bir noktaya yoğunlaştırıyor, politik argümanları belirli kavramlar arasına sıkıştırıyor ve toplumsal hafızayla birlikte toplumsal perspektifi de zayıflatıyor. Toplumsal perspektif zayıflarsa demokrasi de zayıflar. Her şeyden önce bu dar perspektiften kurtulmamız gerekiyor. Düşünsel dünyamızı çevreleyen üç dört kavramı aşmalı ve yeni politik argümanlar geliştirmeliyiz. Aksi bir durumda bugün sn. Erdoğan ve AK Parti hükümetinde yaşadığımız politik sıkışmışlığı, yarın cumhuriyetçiliği bir ilke olarak benimseyen CHP hükümeti tarafından yaşayacağız.


Baskılanan kendi fikrimiz olmadığı sürece ifade özgürlüğüne o kadar da değer vermiyoruz. İş konusunda liyakati, beceriyi ve iş bilirliği ön plana çıkarıyoruz ama biri toplumsal ahlâk anlayışıyla çelişen bir düşüncesini dile getirdiğinde kişinin işten atılması, hatta tutuklanması gerektiğini de savunuyoruz. Fikirlerimiz en çok yine kendi fikirlerimizle çelişiyor. Her fırsatta ifade özgürlüğünden söz eden, insan haklarını temel alan insanlar bile bu paradoksun içine düşebiliyor. Çünkü demokrasi kültürümüz oturmuş değil. Çünkü demokrasi için hiçbir zaman yeteri kadar bedel ödemiş değiliz.


Bugün herhangi bir parti vatan hainliğiyle itham edilme kaygısı duymadan Amerika'nın "daimi müttefik" olduğunu, Türkiye'nin Orta Doğu politikalarında İsrail ile birlikte hareket etmesinin, İsrail ile uzlaşmasının Türkiye için daha olumlu olacağını savunabilir mi?


Bugün HDP ile aynı fikirde olmasa bile herhangi bir parti açıkça, hiç tereddüt etmeden Selahattin Demirtaş'ın tutuklu yargılanmasına bir tepki gösterebilir mi? Bugün herhangi bir AK Parti milletvekili AİHM kararını referans göstererek Osman Kavala'nın hâlâ tutuklu olmasını eleştirebilir mi? Eleştirdiğinde nasıl bir tepkiyle karşılaştığını, nasıl sonuçlandığını Bülent Arınç örneğinde hep birlikte görmedik mi? Üstelik de hukuk reformunun konuşulduğu bu günlerde yaşandı Arınç süreci.


Tüm bu fikirler toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından benimsenmiyor olabilir. Tüm bu fikirleri ve fikir sahiplerini toplumun büyük bir çoğunluğu dışlıyor olabilir. Demokrasinin çoğunluğun egemenliği değil de azınlığın teminatı olduğunu işte bu noktada hatırlamalıyız. Çünkü bir fikri savunmakla bir fikrin savunulması gerektiğini savunmak birbirinden çok daha farklı olgular.


Cumhuriyet tarihimizin her döneminde farklı hükümetler tarafından toplumumuzun tüm tabakaları dünya görüşü ve yaşam tarzı egemen tabakadan farklı olduğu için mağdur edildi. Bugün bir toplumsal tabaka, başka bir egemen tabaka tarafından mağdur ediliyor. Toplumsal olarak sıkıştığımız dar perspektiften kurtulamadığımız sürece bugün egemen olan tabaka, egemenliğini yitirdiğinde yarın başka bir tabaka tarafından mağdur edilecek.


Bedel ödemeden demokrasiyi elde etmemiz mümkün değil ve demokrasi için ilk bedelimizi farklı fikirlere gösterdiğimiz toleransla ödememiz gerekiyor. Toplumun farklı tabakalarından çıkan farklı fikirler Türkiye'nin düşmanı değil, tüm bu fikirleri savunan insanlar da vatan haini değil. Fikir farklılıkları bölgesel bir zenginlik oluşturuyor. Geçmişte yapılan hatalar tekrar edilmemeli. Bu noktada Aziz Nesin'in oğlu Ali Nesin'in yıllar önce kurduğu bir cümleye atıf yaparak yazıyı tamamlamak istiyorum: "Cumhuriyetin çok yanlışı olmuştur ama yanlış olan cumhuriyet değildir."


*Bu makalede yer alan fikirler yazarın sorumluluğundadır ve Demokratya'nın yayın politikasını temsil etmeyebilir.

0 yorum