• Ozan Çakır

Atom bombasını kullanma kılavuzu

En son güncellendiği tarih: May 25

Esaretle büyüyen birisine özgürlüğü sorduğunuzda şair olabilir ama özgür olan birisinin özgürlük konusunda bir fikri olması biraz uzak bir gerçeklik.

İnternetsiz büyüyerek internetle doğan ve şekillenen insanlara karşılık ansiklopedilerin çaresizliğiyle yüzleşme ile başlıyor yeni dünyaya uyum sağlamamız. Zamanında haberin bilinmesiyle haberin iletişimi konusunda günler, haftalar, aylar olan bir coğrafyanın şimdilerde birçok bilgisi değişmiş ansiklopediler “düzenle” butonuna sahip olmadığı ve bilginin sabitliğiyle distopikleşmiş bir başka dünyaydı 80’ler.


Çocukluğuk dönemimde babamın çalıştığı kütüphaneye gittiğimde işte ayak bastığım yerde diyordum dünya, “ayak bastığım yerde bütün bilmem gereken.” Bana kötü kötü bakan kitapların kasvetli havası yüzünden genelde bilim-teknik dergilerinin renkli sayfalarında bulurdum kendimi. Ara ara gözlüğünün üstünden bana bakan, işaret eden, yönlendiren bir öğretmen gibiydi babam. Keşke bütün bu yazılanları bilseydim diye düşünerek uzun günler geçirdim. “İşte ayak bastığım yer dünya” dediğim yeri küçültüp avucuma verdiler yıllar sonra.


Sanatçılar, yazarlar çok önem teşkil ediyordu. Hatta öğretmenlerin toplum üzerinde çok büyük etkileri vardı. Saygın insanlar olarak nitelendirilirdi her zaman. Ne olursa olsun bilginin gücüydü bu. Varlıklı insanların bile başka bir havası vardı o zamanlar. Sömürü yine sömürüydü ama günümüzdeki gibi çılgınca bir hızla sahip olunabilecek bir şey değildi zenginlik.


İhtilaller geçirmiş, evlere kapatılmış, işkence edilmiş, fikirleri biçimlendirilmiş insanların korku imparatorluğu süren devletin araç gereçleri haline getirilmişi. Siyasal İslamcılık oynamaya devam edenler için farklı tüm fikirler komünistlik yaftası yiyordu. Günümüzde kendisi gibi olmayanlara FETÖ’cü yapıştırması yapanların babaları bunlar.


Babalardan oğullara, dergah toplantılarında diz çökenlerden, devletin içine sızan ve birbirlerinin kucağına oturmaktan rahatsız olmayan, “su akarken herkes testisini doldursun” anlayışıyla üretilmedi mi “devletin malı deniz, yemeyen keriz” tekerlemesi? Bütün ezilenler gibi devletin denizinde su dolduranlardan olamadık bir türlü. Çünkü kerizlik en çok bize yakışıyordu. Denizimizi kuruttular ve HES yapılan derelerde çatlamış toprağın üzerinde ağzını açıp kapatarak, çaresizlikle ölmeyi bekleyen kırmızı pullu alabalıklara döndük.


Biraz hızlı geçmiş olabilirim ama ülkenin gündemi bir türlü değişmedi 50 yıldır. Kim şampiyon olsa o takımı tutanlar gibi olamadık. Çünkü herkesle iyi geçinenlerin bir tarafı, bir karakteri olmayacağını öğreten bilgi gücüne sahip insanlar tarafından büyütüldük.


Bilgi güç olarak ele sıkıştırıldığında bu denli bocalamanın sebebi de bu gibi geliyor bana. Bir primata silah verilse namlusu neresi dipçiği neresi kavrayamayacağı gibi avucumuzun içinde duruyor atom bombası.


Her birimiz bir muhalif olarak devlet otoritesinin tek tipleşmesinin yaptırımlarına maruz kaldık. Çünkü kitleleri kontrol etmenin en temel kuralının aynı bilinci dayatmak üzerinden geldiğini ve en büyük gücün de bu olduğunu hissetmiştik. 12 Eylül’de balkonuna kırmızı mont asan bir öğrenci bunu çok iyi anlamıştı. Oysa okulunu bitirip, evlenip bir aile kurarak aynı devletin harcanabilir bir aracı olmayı düşünüyordu belki de. Katliamlar, bir daha yeryüzünde varlığını ayakları üzerinde taşıyamayacak gazeteciler, tek başına devlete muhalifler, toplu mezarlar…


Henüz daha internet gelmeden önce televizyon tekeli, Karadeniz’deki bir köy muhtarının evinde başladı Doğu’daki bir köy muhtarının evindekileri ötekileştirmeye. Çünkü azınlığı ötekileştirmek çoğunluğa sahip olmak demekti devletçe. Demokrasinin çok olanı haklı bulmasının sancısını kullanmak varken neden testileri boş kalsın? Üstelik bu kadar keriz varken…


Kerizler sanat yapsın, halkın acılarını anlatsın. Kerizler kendini düşünmesin. Başka kerizleri düşünerek kendi testilerini dolduramayacakları için kerizdiler zaten. Bunların yanında keriz olmak, sadece onlar için kerizlik olduğunu fark edecek bir düzen oluşabileceğini hiç sanmıyorum.


Zaman geçtikçe televizyon kanalları çoğaldı ama başka bir şey oldu. Kerizcikler türedi. Kendi inandıkları düşünceleri, inanmadıkları düşüncelere araç yaparak yükseldiler. Taraf olmanın karakterini tarafçık olarak değiştirdiler. Koyun postu giymiş kurtlara evrimleştiler. En çok zulme de bunlar sebebiyet verdiler esasen. Doğar doğmaz sana verilen kimlik numarasıyla hayatlarımızı devletin kapısına unvanlarla bağladılar. O saygı, bilgi sahibi öğretmenlerin sorumluluklarını çürütüp bir maaşın esaretine bağlayanlar da yine onlar. Doğruları yüzünden yolundan sapmayanların zararını gördükleri için kendi öğretmenlerini, kendi askerlerini, kendi muhalefetlerini yaratmayı daha mantıklı gördüler.


Refah mı geldi, saadet mi geldi, doğru bir yol mu geldi? Hayır. Sadece şekil değiştirdi. Üstelik bu şekli o kadar hızlı değiştirdi ki… Kütüphanenin ortasında elimize bir ateş parlaması kadar hızlı.


Esaretle büyüyen birisine özgürlüğü sorduğunuzda şair olabilir ama özgür olan birisinin özgürlük konusunda bir fikri olması biraz uzak bir gerçeklik.


Elimde pembe hasta dosyasıyla devlet hastanelerinin uzun koridorlarında kuyruklarda beklerken, muayeneye girdiğim anda masanın üzerindeki siyah daktilonun tuşlarına basmak isteyen çocukluğum; şimdilerde tek tuşla özel muayenesine gidebileceğim bir doktor erişimine büyüdü. Devlet de bunun bilincinde olacak ki tıpkı televizyonda olduğu gibi interneti de tekelleştirmeye çalışıyor. Çünkü eskiden uzun, uğraşlar ve sabır gerektiren işler sonunda gelecekleri yolu artık bir ateş parlaması kadar hızlı elde edebiliyorlar. Artık daha hızlı ötekileştirmeyi öğrendiler. Daha hızlı harcamayı, daha hızlı sömürmeyi, daha hızlı, daha hızlı, daha hızlı…


Bütün ideolojilerde, bütün devlet anlayışlarında olduğu gibi ekonomik bir yatırım olan vatandaş aracı yalanlarla oyalanıp, zorunlaşmayı dayatan kontrol edilebilirlikle zapt edilebilir. Bu noktada da kapitalizmin kırbaçları çok etkindir. Eşyalara köleleşen bir insan için sahte bir gerçeklik yaratan tüketim çılgınlığı, devletin unvan verip statü kattığı “akrep gibisin kardeşim” kardeşliğini doğurdu.


Avucumuzun içindeki dünyaya öylesine saplandık ki… Kimin gerçeğini görmemiz gerektiğini gösterenlerin zincirlerinden bir türlü kurtulamıyoruz ne yazık ki. Onların gösterdiği amaçlara ulaşmayı mutluluk sanacak kadar yozlaştık.


Bir bilgiye ulaşmamız artık o kadar basitleşti ki bilgiyi harcamanın en büyük kurgusunu çözdüler. Gözümüzün önündekini göremediğimizi fark ettiler artık. Bir şeye ne kadar kolay ulaşırsak, o şeyin doğruluğuna ikna olan insanlara döndük. Bu algoritmayı merak dahi etmiyor insanlar artık. Çünkü bakmamamız gereken yerler için o kadar yalan söyleniyor ki aklından geçirdiklerin için bile suçlu hissedebiliyorsun kendini.


*Bu makalede yer alan fikirler yazarın sorumluluğundadır ve Demokratya'nın yayın politikasını temsil etmeyebilir.

0 yorum