• Burhan Mutlugöz

Adalet Cimcoz: Ada, Fitne Fücur ve o tanıdık ses (I)


Türk Sinema tarihi ilginç kadın hikâyeleriyle doludur. Yakından bakınca ya bir drama ya da hiç bilmediğimiz zenginlik ve derinlikte kişiliklere rastlarız. Sinemamızın "dublaj kraliçesi" Adalet Cimcoz´un artık pek bilinmeyen inişli çıkışlı hayat hikâyesi de bunlardan biridir. O bir dönem Yeşilçam filmlerinin cilveli buğulu sesi, Türkiye'nin ilk özel galerisinin kurucusu ve sahibesi, ilk dedikodu yazarlarından biri. Kafka ve Brecht gibi yazarları çevirmiş ödüllü bir çevirmen. Gözüpek, kültürlü... Cesur bir kadın.


Bir yandan sinemada Türkan Şoray, Belgin Doruk gibi ünlü starlara sesiyle hayat veren bir dublaj ustası, öte yandan balodan baloya, kokteylden kokteyle koşan, en yeni dedikoduları toplayıp köşesinde yazan bir kadın. Bursa Hapishanesinde yatan Nazım Hikmet’e gizlice paketler gönderen, Sabahattin Ali´ye yeni bir kimlik ve iş bulmaya çalışan cesur bir dost... Cumhuriyet Türkiyesi'nin yaratmak istediği kadın profilini temsil eden aydın bir kadın... "Ben yazı yazmak istiyorum" diye diretip daha o yıllarda Babıali´de adeta bomba etkisi yaratan bir yazar...



Birçok konuda olduğu gibi Adalet ya da dostlarının verdiği isimle Ada hakkında fazla kaynak yok. Ölümünden iki yıl sonra yayımlanan "Maya ve Adalet Cimcoz" isimli Melda Kaptana´nın hazırladığı kitap ve geçmişten kalan dedikodu yazıları veya bazı anı kitaplarında anlatılanlar dışında pek bir şey yok elimizde. O, bugün hâlâ eski Yeşilçam filmlerinden aşina olduğumuz o tanıdık ses...


Osmanlı subayı olan babası Tayfur Bey bir gün top satın alması için Almanya´ya gönderilir. Almanlar, İmparatorluktan gelen bu misafir için bir balo düzenler. Tayfur Bey baloda tanıştığı sarışın mavi gözlü genç bir kıza aşık olur. Kısa süre sonra genç kızın ailesiyle görüşür ve evlenmek istediğini açıklar. Lakin evlenme teklifi aile tarafından kibarca reddedilir. Alman aile kızlarını kadınların kafes arkasında tutulduğu, hem iç hem de dış sıkıntılarla boğuşan, onlar için egzotik olan bir imparatorluğa göndermek istemezler. Tayfur Bey çaresiz geri döner ülkesine. Fakat genç kıza gönlünü kaptırmıştır. Anlaşırlar ve kısa bir süre sonra genç kız gizlice evden kaçar. Ancak kötü bir sürpriz bekliyordur onu. Tayfur Bey evli ve iki çocuk babasıdır. Genç kız büyük bir hayal kırıklığına uğrayıp Almanya´ya geri dönmek istese de Tayfur Bey onu kalmaya ikna eder. İmam nikahlı eşinden talak-ı selaseyle üç kez "boş ol boş ol boş ol" diyerek boşanıp ailesini, geçimlerini sağlayacağını temin ederek İstanbul'a gönderir ve adı artık Aliye olan Alman kızla hemen evlenir.


Ada'nın akrabalarından Serap Haksun'un anlattığına göre Aliye Hanım ilkin bir karamsarlığa sürüklenir. Bu yeni hayat onun için çok farklıdır. Ayak uyduramaz bir türlü. Fakat kısa bir süre sonra kendince bir çıkar yol bulur:


Aliye Hanım Kilitbahir'deki kadınları örgütleyerek onları çarşaftan çıkıp palto giymeye ikna ediyor. Tayfur Bey'in hanımının bu girişimi bazı erkekleri biraz rahatsız etse de bu işe fazla karşı koyamıyorlar ve Aliye Hanım sayesinde Çanakkale'nin bu küçük kasabasında yaklaşık 20 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti'nde gerçekleşecek olan kıyafet devriminin ilk tohumları atılmaya başlıyor.

Adalet Cimcoz 25 Temmuz 1910'da Kilitbahir´de doğar. İki erkek çocuktan sonra... Doğduğu gün babası Miralay olur ve kızının şans getirdiğine inanarak ona Adalet ismini koyar. Adalet yoksullukla geçen savaş yıllarında annesinden Almanca öğrenerek büyür. Eski aile fotoğraflarında iki güzel ağabeyinin arasında "alamet gözlü, sıska, çirkin bir kız..." Babasının tüm itirazlarına rağmen annesinin ısrarıyla 17 yaşında -tıpkı abileri gibi- eğitim görmek için Almanya'ya dayılarının yanına gönderilir. Bu yıllara dair bugün pek bir şey bilmesek de Ada için çok verimli yıllar olduğunu düşünebiliriz.


Sekreterlik gibi işler yaptıktan sonra Türkiye’ye döner ve yazarlık serüveni başlar. 1940'lı yıllarda çeşitli gazetelerde "Cim", "Fitne Fücur" gibi takma isimlerle yazılar yazmaya başlar. Sivri dilli Tiyatro eleştirilerinde kendi adını kullanır. Faruk Nafız Çamlıbel'in Şehir Tiyatrolarında oynanan "Dev Aynası" oyununa şöyle bir eleştiri yazar:


Şair diye tanınan müellifin bu piyeste de acemiliği ve piyes tekniğindeki bilgisizliği derhal göze çarpıyor. Yayla Kartalı'nın yüz kızartıcı rağbeti müellifine herhâlde fazla bir emniyet ve cesaret vermiş olacak ki bu sene de kalemini komedi yazmakta denemiş. Piyesin mevzuu kötü, turnürleri bayağı, düğüm ve çözülme noktaları adidir. Müellif, bir nevi kurnazlıkla derhal işin kolay tarafına kaçmış ve seyirciyi oyalamak ve güldürmek yolunu taklitte bulmuştur.

40'lı yıllar sanat açısından bir hayli bereketli... Romancılar, şairler, resim ve heykel konusunda ustaların çoğu İstanbul'da... Ama tüm bu sanatçıların eserlerini sergileyebilecekleri bir galeri yoktur! 1932 ve 1945 yıllarında açılan iki sanat galerisi kısa bir süre sonra kapanacak, bu durum hem sanatçılar hem de sanatseverler açısından zor olacaktır. Bir sanat galerisi açma fikri Ada'nın muhtemelen Almanya'da kaldığı yıllarda gelir aklına. İş şimdi biraz da cesarete bakar.


Türkiye’nin en uzun soluklu özel sanat galerisi olan "Maya" böylelikle 1950 yılında açılır ve beş yıl boyunca ayakta kalır. Fitne Fücur adıyla yazdığı yazılardan dolayı Ada'nın çevresi oldukça geniştir. Dönemin sosyetesinin sanatçıları arasında birçok tanıdığı vardır. Sergilere davet ettiği insanlar ya gerçekten ilgi duydukları için ya da onun gazetede yazdıklarından, yani şerrinden korktukları için resim alırlar. O yazılardan birinde şöyle der Ada:


Evvelce selamlaştığımız halde bu sütunlarda kendinden bahsedildiğini zannettikten sonra selamını kesen şirin bir doktorumuzu geçen akşam kulüpte masanın altında ve güzel bir kadının ayaklarının dibinde görünce bakmamak için kendimizi güç zapt ettik. Bu satırları yazdığımdan dolayı yeniden gücenmemesini dileriz.

Ada'nın "İstanbul'da devamlı bir sanat galerisi açılmadan öleceğim diye korktum da bu işi bari ben yapayım dedim“ diye açtığı galeri bir hayli rağbet görür. Dönemin tüm entellektüelleri oradadır. Her ne kadar bugün Maya'nın arkasında sadece Adalet Cimcoz varmış gibi gözükse de aslında arkasında Orhan Veli, Sabahattin Eyüpoğlu ve Ada'nın eşi Mehmet Ali Cimcoz gibi başka isimler de vardır.


Cimcozlar için çok önemlidir burası. Bir röportajında galerinin ve eserlerin onun için önemi sorulduğunda şöyle yanıtlar Ada:


Yeni! Yeni oluşları... Yeni sanat diye bağrışları ve sanatta yenilik istiyakını haykırmakta oluşları... Eski sanatın yaşaması için bana ihtiyacı yok… Ben "durmayalım, düşeriz" sözüne inananlardanım. Sanatın yaşayabilmesi de ancak yürüyebilmesiyle kabildir. Ben dostum, sanatın yenisinden yanayım.

Bu dönem en yakın dostları arasında özellikle iki isim vardır. Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali!



Cimcozları Nazım Hikmet ile çok yakın dost oldukları Şükran Kurdakul'un hazırladığı "Nazım'ın bilinmeyen mektupları" kitabına da konu oluyor. Adalet Cimcoz'un Nazım'ın yurtdışında tanınmasında büyük etkisi olduğu söylenebilir. Nazım'ın bazı şiirlerini Fransa'ya, Sabahattin Eyüpoğlu'na gönderdiği, onun bu şiirleri Fransızcaya çevirip yayımladığı biliniyor.


Nazım'ın Bursa'dan Cimcozlara yazdığı mektuplar var. Bu mektuplar Ada için o kadar önemli, o kadar değerli ki hepsini bir kasada saklıyor. Bu mektuplarda Nazım Ada'ya çoğu kez yeni yazdığı şiirleri gönderiyor. Bu şiirlerin ve gönderilen el işlerinin satılmasını Ada sağlıyor. Hatta mektupların birinde Nazım Ada'nın psikolojik rahatsızlığına değiniyor.


Ada o yıllarda ne evde tek başına kalabiliyor ne de tek başına sokağa çıkabiliyor. Vapura ve uçağa binemiyor. Bu gibi fobilerin neden oluştuğunu artık bilmek güç ama bazılarına göre bu fobilerin nedeni Ada'ın MİT ile ilişkisine dair ortaya çıkan söylentiler...


Mine Söğüt bu durumu şöyle aktarıyor kitabında:


Asıl MİT söylentileri Sabahattin Ali'nin ölümüyle birlikte ortaya çıkıyor. Bu, Ada'nın yaşamındaki en anlaşılmaz durumlardan biri. Sabahattin Ali Cimcozların çok yakın dostu… İstanbul'a geldiğinde hep onların evinde kalıyor. Kaçma planlarını bilen bir kaç kişiden biri Cimcozlar... ama kaçış sırasında Sabahattin Ali şüpheli bir biçimde öldürülünce bazı kişiler onu Cimcozların ihbar ettiğinden kuşkulanıyorlar.

Nazım Hikmet’in de pek ihtimal vermediği bu gibi spekülasyonların hiçbir zaman herhangi bir kanıtı çıkmıyor ortaya ve tüm olup bitenler birer söylenti olarak kalıyor.


Arkası yarın...


*Bu makalede yer alan fikirler yazarın sorumluluğundadır ve Demokratya'nın yayın politikasını temsil etmeyebilir.

0 yorum
Demokratya_Başlık.png